23 Nisan 2017 Pazar

, , ,

"Memleket Edebiyatının Kirpisi" Memleket Hikayeleri - Refik Halid Karay || Kitap Yorumu

(...) Bana onlar (Memleket Hikayeleri) , vatan Anadolu'nun yarım yüzyıl içinde değişen ve değişmeyen davranışlarına en keskin ışığı tutuyor. Onlar sayesinde üstad Refik Halid'in öze varmaktaki büyük kudretine ve zamanı yenen eşsiz görüş ve anlayışına bambaşka bir anlayışla hayran oluyorum. (...) Prof. Sabri Esad SİYAVUŞGİL 

Refik Halid Karay nam-ı değer "Kirpi", İstanbul'da son derece rahat bir yaşamı olmasına karşın bir gün Mahmut Şevket Paşa'nın vurulmasından sonra Sinop'a sürülür. Bu sürgün hayatı ise böylece memleket edebiyatımızın temellerini atmasını sağlar. Aslında Karay'ı ilk olarak hepimizin de bildiği gibi Fecr-i Ati'den tanıyoruz. Alaycı, neşeli kişiliği ile iyi bir gözlem gücünün birleşmesiyle yazdığı hikayeler şekillenmeye başlar. Zaten yazarlığa da mizah ile başlamıştır. Hikayelerinde hep ezen ve ezilen kişileri konu alması onun bu kulvarda ustaca ilerlemesine ve eleştiri gücünün de son derece gelişmesini sağlamış.


Yazarın hayatı sürgünle beraber ıstırap dolu geçerken Türk edebiyatına da Memleket Hikayeleri'ni (1919) kazandırmıştır. Anadolu halkının yaşayışını, memurların devleti temsil etmediklerini saf Türkçe ile anlattığı hikayelerinde bunların harmanlanmış hallerini güzelce biz okuyuculara sunmuş. Okurken her hikayenin sonunda hafif bir sırıtışla bitirdiğiniz hikayelerin en ünlüleri ise "Yatık Emine", "Sarı Bal" ve "Şeftali Bahçeleri"dir. Anlatılışı ve akıcılığı çok kolay olmasına karşın dönemin sosyal yaralarına da değinmesiyle Refik Halid kendine düşen görevi ustaca yerine getirmiş.
Başta da Siyavuşgil'in Memleket Hikayeleri için söylediği sözlerin devamında "Bana o hikayeler, bugün, Anadolu'nun insan ve sosyal hayatı üzerine yazılmış ve yazılacak en azametli psikoloji ve sosyoloji eserlerinden daha etraflı, daha derin, daha dolu ve daha gerçek geliyor. " diyerek aslında tam da benim demek istediklerimi dile getirmiş.

Kitabın ilk hikayesi olan "Yatık Emine" benim en çok üzüldüğüm, sinirlendiğim hikaye oldu. Şehir hayatını ve insanlarının hep içerisinde olmuş olan ben köylerdeki "kötü kadın" sıfatını almış bir insana gösterilen tutuma anlam veremedim. Aslında her yerde karşılaştığımız 'kötü olanı dışlama ama aynı zamanda da ondan faydalanma' ilkesinin orada da aynı şekilde olduğunu bilmek acı gerçeklerin tokat gibi yüzüme çarpmasını sağladı. Anadolu insanının o saf ve temiz yüreğini ararken aslında her yerde insanın aynı olduğunu anlıyorsunuz ve  Refik Halid Karay hikayenin sonnunda da bizleri sadece üzerine soğuk su içecek halde bırakıyor. Elinizden hiçbir şeyin gelmeyişi ve hikaye akışına müdehale edememeniz sinir bozucu olabiliyor. Özellikle de bu hikayede.

Genel olarak hikayeler kısa ve öz bir anlatımla yazılmaları okurken okuyucuya büyük bir rahatlık sağlıyor. Şu sıralar roman okumakta zorlandığınızda rahatlıkla elinize alıp okuyabileceğiniz nefis öyküler barındırıyor Memleket Hikayeleri. Şiddetle tavsiye etmeden önce ise Refik Halid Karay'ın yaşamına da bir göz gezdirmenizi ve onun nasıl bir yazar olduğunu anlayarak eserlerine başlamanızı söylemek istiyorum. Memleket Hikayeleri bir sürgün vesilesiyle yazılmış olduğu gerçeği size de hayatımızdaki kötü durumların gücünü anlamamız için bir ışık tutmuyor mu?

Buralarda da beni takip edebilirsiniz;
Instagram: raggedybook_
Facebook: Kitap Sayfaları
Twitter: @raggedybook
Continue reading "Memleket Edebiyatının Kirpisi" Memleket Hikayeleri - Refik Halid Karay || Kitap Yorumu

15 Nisan 2017 Cumartesi

, ,

"Et yemiyorsan kesin akıl hastasısın?" Vejetaryen - Han Kang || Kitap Yorumu


Yukarıdaki şarkı belki bir vejetaryen olmanıza etki etmeyebilir fakat Han Kang'ın "Vejetaryen" kitabı Kore'deki vejetaryen kavramı üzerindeki duvarları hasara uğrattığını düşünüyorum. Yoksa 2016 Uluslararası Man Booker Ödülü'ne layık görülmesinin başka bir açıklaması olabilir mi?

İnsan neden vejetaryen olur?
a) et sevmediği için
b) hayvanları sevdiği için
c) et sevmemek de ne demek?
ç) bu dünyadan göçüp gideceğiz zaten bence yiyelim.
d) şıklar biraz saçma geldi
e) soru yanlış hocam.

Şıkları 29 harfe doğru uzatılabilecek olan bu soruyu hedef alma sebebim okurken  "vejetaryen misin?" ya da "bu kitap vejetaryenlere göre galiba" gibi yorumlar gelebileceğini düşündüğüm için buna bir açıklık getirmek istiyorum.

Kitap vejetaryenliği anlatmıyor arkadaşlar.

Yorumu okurken lütfen bana kızmayın çünkü bir sürü "vejetaryen kelimesi kullanılabilir. Dikkat!



Hikayemiz aslında Han Kang'ın on yıl önce yazmış olduğu "Kadınımın Meyvesi" adlı hikayenin evrimleşmiş ve 3 hikayeye bölünmüş hali imiş. Bir kadının apartman dairesindeki balkonunda bitkiye dönüşmesi ve birlikte yaşadığı adamın onu bir saksıya dikmesi hikayesi. Daha sonra yazar bunu farklı bir versiyonunu yazmak istemiş ve ortaya "Vejetaryen", "Moğol Lekesi" ve sonuncu olarak da "Alev Ağacı" ortaya çıkmış. Aslında her biri ayrı bir öykü olarak ele alınarak yazılmış olsa da daha sonra yazar bunları bir bütün olarak görmek istemiş ve ortaya okurken sarsılacağımız ve fazlaca cinsellik ögelerine maruz kalacağımız bir roman olmuş.

Yonghe ve kocasının sakin, sıradan - ciddi anlamda çok sıradan- bir evlilikleri varken birden Yonghe'nin bir rüya sonucu evdeki bütün etleri atmaya başlamasıyla başlıyor. Burada bir es verip size yazarın Koreli olduğunu ve hikayenin kahramanlarının da Kore'de olduğunu söylemek istiyorum. Yani Kore'nin yemek kültürünün %75'inin et içerikli olması ana karakterin birden bütün et olan her şeyi bir bir evden atmasının son derece çılgınlık gibi görünür. Kocası bu durumu anlamakta başlarda zorlanır ama adam da karısının bu garip tutumlarına alışık olduğu için gelip geçici bir durum olduğunu düşünür ve bir süre evde et yenmemeye başlanır. Aradan 3 ay geçmesine rağmen değişen hiçbir şeyin olmadığını anlaşılınca da kocası tabiri caizse kayınvalidesine ispiyonlamak suresiyle durumu açıklar ve kızlarını ikna etmelerini, yardımcı olmalarını söyler. Eh aile bunu duyunca oldukça şok olur. Buna bir çare bulunması için Yonghe'nin ablasının yeni evleri için düzenlemiş olduğu toplantı uygun görülür ve bütün ailenin bir arada olduğu zaman olaylar patlak verir. Yonghe'nin babasının zorla ağzına et sıkıştırmasının üzerine de eline geçen bir bıçakla kendini keser. Kocası bu durumlara katlanamaz ve sonunda Yonghe'den ayrılır.

Öyküde olaylar 4 kişinin ağzından anlatılıyor. İlk olarak Yonghe'nin kocasının ve çok kısa aralıklarla da Yonghe'nin gözlemleri yer alırken daha sonra Yonghe'nin ablasının eşi olaylara eşlik ediyor ki bu bölümler kitapta en çok iğrendiğim ve okumayı bırakmak istediğim bölümleri içeriyor. Eşi sanatsal bir takım işlerle uğraşırken baldızından hoşlanır ve zaten Yonghe'nin psikolojisi gitti gidecek bir durumdayken kendi işlerine alet eder ve ortaya korkunç manzaralar çıkar. "Moğol Lekesi" hikayelerdeki en can alıcı ama aynı zamanda en tiksinç yer bana kalırsa. En son bölümde ise Yonghe'nin ablası sözü eline alıyor ve kapanışı yapıyor. Yonghe kendini bir ağaç gibi görmeye başlar. Artık yemek yemesi gerekmez. Sadece güneş ışığı ve su onun için yeterlidir.


Kapağın güzelliğine kanıp aldığım bir kitap olmasına rağmen "Vejetaryen"in aslında vermek istediği mesaj farklı insanlara olan bakış açımızın bir körünkü kadar karanlık ve içler acısı olduğu. Fakat hikayenin ilerleyen boyutlarında kitabın biraz daha psikolojik bir kitap haline aldığını görüyoruz. Bu Yonghe'nin zorla da olsa konuştuğu bir cümlesinde yağmur yağarken karanlık ormanda öylece neden beklediği sorulduğunda şöyle cevap vermesiyle anlaşılıyor:

"Yağmurda eriyip... Tamamen eriyip... toprağın altına girmek üzereydim. Tersten çıkarak filizlenmem için başka çarem yoktu çünkü."

Yonghe'nin gördüğü rüya yüzünden çöküşünü adım adım okurken aynı zamanda da karakterlerin de bir bir psikolojilerinin alt üst olduğunu görüyor ve savaşmak için verdikleri mücadeleyi hissediyoruz. Yazar bu konuda duygu geçişlerini, karakterlerin hissettiklerini doğru bir akışla bizlere sunmuş.  Vejetaryen, bir günde rahatlıkla okunabilecek bir akışta olmasına karşın bazı sahneler yüzünden siz de kitabı okumaya ara vermek isteyebilirsiniz. Ayrıca belirtmeliyim ki 18 yaş ve üzeri okuyucu kitlesine hitap ediyor. Okuyacak olanlar buna da dikkat etmeli.

Vejetaryen, vermek istediği mesajla harikalar yaratabilirken ortalara doğru olan sahnelerinin okuyucuya rahatsızlık vereceğini düşündüğümden ve hikaye akışına müdahale etmek istediğim zamanlarda bunun imkansızlığıyla kahrolduğum için benim tavsiye etmediğim bir kitap oldu. Fakat illa ben okumak istiyorum bu kadar Man Booker Ödülü almış bir kitap merak ediyorum diyorsanız da seçim sizin kitap sayfalarını koklarken burnunu orada unutan ve daha sonrada hep burnunun direği sızlayan okuyucum. Hadi ben kaçtım!

Puanım: 3.5/5

Continue reading "Et yemiyorsan kesin akıl hastasısın?" Vejetaryen - Han Kang || Kitap Yorumu

10 Şubat 2017 Cuma

, ,

2017 Bullet Journal || Kitap Sayfaları


Bullet Journal'ın ne demek olduğunu artık çoğu kişi biliyordur fakat kısaca anlatmam gerekirse her şeyiyle sizin tasarladığınız ajanda/planner diyebilirim. İlk olarak ajanda geçmişimden bahsetmem konunun ilerleyişi açısından önem arz ettiği için buradan başlayacağım. 2017 ile beraber bu benim üçüncü ajanda/planner/bullet journal kullanımım oluyor.

Tarihler 2015'i gösterir ve ben eyleme geçmeye hazır olduğumu zannederek güzel bir ajanda alırım. İlk başladığımdan doğum günleri ve sınav tarihleri arada da okuduyup bitirdiğim kitapları not etmek için kullandığımdan yarısından fazlası kullanılmadan yılı tamamlamıştım. Daha sonra Bullet Journal kavramı yavaş yavaş gözüme çarpmaya başlayınca aynı zamanda yine ajanda tutkum da devam ettiğinden yine bir yılın başına gelmeden bende plan proje oluşmaya başladı.

2016 yılı için ise ajanda yerine başlıktaki sarı renkli defter boyutunda bir defter seçtim. Benim için o ay ne önemli ise onları yazdığım bir defter oldu. Bazı satırları sadece o gün neler hissetiğim bazılarında sevdiğim sözler bazılarında okuduğum kitaplar ve sevdiğim dizileri not alarak en arka sayfalarını da yine almak istediğim kitaplardan oluşturarak bir ajanda/planner oluşturdum. Diğerine göre çok çok daha kullanışlı ve bir o kadar da eğlenceli bir defter olmuş oldu ve 2016'yı o defterle kapattım.

Şimdi 2 deneyimimle de vardığım sonuç şu oldu: Bullet Journal kavramı olarak defterleri kullanmadığım ortaya çıktı. Ama hala gözüm bullet journallarda olunca bende iyice bir araştırmadan sonra ve benim eklemelerimle ortaya güzel ve içime sinen bir bullet journal oluştu. Sizinle de bunu paylaşıp biraz da olsa kendi deneyimlerimi anlatmak istiyorum. O zaman başlayalım!


Sade bir girişi olsun istedim.


Normalde girişten sonra bir içindekiler bölümü olması gerekirken ben direkt yıllık tablo oluşturmayı seçtim. Ama içindekiler bölümü yapmakta fayda var bana kalırsa. Yaparken bunu bir düşünün. Benim gibi yapmayıp daha farklı stillerde bu yıllık görünümü oluşturabilirsiniz. 


Gelelim senenin ilk ayına. Bullet Journal da oluşturmaya adım adım yaptığımız için ben genelde ay bitimine doğru aylık tabloyu oluşturuyorum. Ocak ayında neler önemli olduğunu kareciklere not alıyoruz. Böylelikle yıllık tabloda yazamadığımız daha spesifik olayları, durumları aylık tabloda yazabiliyoruz. Yine benimkinin tam tersi bir şekilde burayı oluşturabilir, yaratıcılığınızı konuşturabilirsiniz. Seçim sizin. 


Artık asıl ajanda kullanımına geçiyoruz. isterseniz bu iki sayfayı haftalık olarak kullanabilir isterseniz benim gibi bir tarafı haftalık ajanda bir tarafı da böyle yaptığınız çizimler ya da izlediğiniz dizileri ya da bunları geçip daha farklı notlar alabileceğiniz şekilde kullanabilirsiniz. Ben bu tarz kullanmayı seçtim. Sağ tarafta boş bir sayfanın olması istediğim şekilde kullanım imkanı sunuyor. Bu da benim için güzel bir durum. 

Defterin en arka safalarına genellikle ben almak istediğim kitapların listesini yapıyorum. Bu bullet journal kavramında yok. Yani en arkaya yazma olarak yok. Fakat bullet journalda bir sürü listeler bir sürü challangelar/etkinlikler olabiliyor. Mesela;


Güne erken kalkarak başlamayı istiyordum ve bu düşünce birkaç haftadır kafamda dönüyordu. Aslında günü verimli geçirmek adı altında da ayrı bir şekilde konuşacağım fakat şöyle birazcık bahsetmem gerekirse şubat ayında her gün erken kalkmak üzerine bir challenge yapmaya başladım. Üzeri yuvarlak içinde olan günler erken kalkmadığımı gösterirken diğer çizdiğim günler erken kalktığımı temsil ediyor. Böyle bir tablo yaparak kendime de erken kalkmak için daha çok istek oluşturmuş oluyorum. 


Benim bulet journalım böyle kısaca. Eğer detaylı bilgi almak istiyorsanız bullet journal kavramını ortaya çıkarmış olan kişinin oluşturduğu bir web sitesi var. Şuradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca yine onun oluşturmuş olduğu videoya da buradan ulaşabilirsiniz. Farklı fikirler almak isterseniz de instagramda #bulletjournal diye aratırsanız oldukça farklı tarzlarda bullet journallara bakabilirsiniz. Gerçekten sırf onlara bakarak bile bullet journal yapmak isteyebiliyorsunuz. Yaratıcılık tamamen size kalmış durumda oluyor. Şunu da belirteyim ben yine tam manasıyla bullet journal kullanmıyorum. Kendimden bir şeyler katarak böyle bir ajanda oluşturdum. Umarım yardımcı olmuştur. 

Bu tarz yeni fikirleri yine blogda paylaşmayı düşüyorum. Kendin yap (DIY) projelerini çok seviyorum o yüzden çokça deneyimlerimi paylaşacağım yayınların blogda olmasını istiyorum. Öylee... 
Continue reading 2017 Bullet Journal || Kitap Sayfaları

6 Şubat 2017 Pazartesi

, , ,

"Bir gürgen dalı hikayesi" Ben Bir Gürgen Dalıyım - Hasan Ali Toptaş || Kitap Yorumu

Doğayı dinlediniz mi hiç? Peki ya bir gürgen ağacını?

 Hikaye bir karşılaştırma, kendini onun yerine koymayı öğrenme ve derinden yaşanılan öfkelerin içsel bir harmanlaşmasıyla oluşturulmuş. Hasan Ali Toptaş bizi Beşparmak Dağları'nın ötesindeki düzlüğe götürüyor. Oradaki yaşama göz atıyoruz beraber. Bir gürgen ağacının gözleriyle bakıyoruz o düzlüğe ve bir hikaye işitiyoruz usulca. Kelimelerin bizi sarmasına izin veriyoruz o vakit ve işte tam karşımızda bir gürgen ağacı duruyor usulca fısıdıyor "Ege toprağında gencecik bir gürgendim ben." diyerek başlıyor anlatmaya kendi hikayesini. Di'li geçmiş zaman eki kullanması ile de bizi şimdiden meraklandırmayı başarıyor.


Hasan Ali Toptaş'tan okuduğum ikinci kitap oldu Ben Bir Gürgen Dalıyım. İlki ilk şiir kitabı olan Yalnızlıklardı. Onun yorumunu girmediğimi biliyorum fakat size bir sır verebilirim. *fısıldayarak: "Onun yorumu da gelecek. Yakında."  Umarım sırrımı güzelce aklınızda tutar zamanı gelince de özgürlüğünü kendi ellerinizle verirsiniz. Ben ise şimdi Hasan Ali Toptaş'tan okuduğum ikinci kitabı size minik lokmalarla sunmaya çalışacağım. Bakalım olacak mı?

Ben Bir Gürgen Dalıyım, çocuk kitabı kategorisinde görülüyor. Yahu niye böyle bu, neyin nesidir? Bir soralım dedim. O vakit dediler ki bize hikaye çocuklardan itibaren bütün yaşları kapsayıcı etkiye sahipmiş. Kesinlikle katılıyorum ve destekliyorum da. Ben Everest Yayınları'nın ciltli baskısı ile okudum. Alırken hatta özellikle dikkat ettim. Bu basımında içinde harika illüstrasyonlar barındırması beni cezb eden taraf oldu. Buradan illüstrasyonunu üstlenen Oğuz Demir'e selam çakalım o halde! ッ


Bir gürgen dalı insanların doğayı nasıl bir korkuya -evet korkuya!- sürüklediğini anlatıyor. Daha sonra sonlara doğru da insanlara ve yine insanlara değiniyor. İnsanın nereye doğru bir yönelişte olduğunu nereye gitmemiz gerektiği ya da gitmeye karar verirsek ne gibi yolları tercih edebileceğimizi anlatıyor. Bir gününüzü ayırdığınızda da ağzınızda hoş bir tat bırakırken bir taraftan da beynimize sinyaller götürmemizi de sağlıyor. Tabi bu sinyallere uyup uymamak yine biz insanlara kalıyor. Bir gürgen ağacı mı olmak istersiniz yoksa bir gürgen dalı mı?


5/5
Continue reading "Bir gürgen dalı hikayesi" Ben Bir Gürgen Dalıyım - Hasan Ali Toptaş || Kitap Yorumu

1 Şubat 2017 Çarşamba

, , ,

Yabancı - Albert Camus || Kitap Yorumu

Yabancı,  1942 yılında yayımlanmış ve İkinci Dünya Savaşı 'ndan sonra bütün dünyada ünlenmiş bir yazar olan Albert Camus'un yazdığı bir soyutlanma hikayesi. Meursault'un hayatı ve toplumsal ilişkileri içindeki duruşunu, daha doğrusu soyutlaşması aynı zamanda umursamazlığını okuyoruz. Hikaye oldukça sade bir anlatım tarzı ile yazılmış olsa da vermek istediği mesajı Camus tek bir karakter üzerinde toplamış. Bir bakıma kendi düşünce yapımdan da izler bulduğum için de hem karaktere olan bağım çok çabuk oldu hem de kurgunun izleyeceği yolu merak içinde okumamı sağladı. 1957 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmesi üzerine benim yorumum nasıl bir yer eder bilemesem de en azından klasikleşmiş bir eserin bende bıraktığı izleri hala okumamış olan ya da okuyup da üzerine farklı görüşler edinmek isteyenler için yazmış olacağım.


Kitabın isminden biraz bahsetmek istiyorum. Orjinal ismi de aynı olan Yabancı ismi topluma olan yabancılaşması yahut topluma yabancılaştığından verdiği tepkiler olarak yorumlayabiliriz. Belki de yazarın bize anlatmak istediği bir direnişin eyleme dökülmüş halidir. İnsanların her şey hakkında bir bilgisi mutlaka vardır. Herkes bir şekilde istediği şeyi söyleyebilir. Fakat istediğimiz şeyleri söylemek diğer insanların yaşamlarına müdahale etme hakı vermez. Günümüzde de bu sorunun hala var olduğu gerçeği ise romanın evrenselliğini ve zamana meydan okurcasına yazılmış bir eser ortaya konulduğu görüyoruz. Bu bakımdan Albert Camus'un Nobel Edebiyat Ödülü almasının haklılığını anlayabiliyoruz. Hem bir klasik yapıt olması hem de bizleri yormayacak bir anlatıma sahip oluşu ile Yabancı, her yaştaki insanın rahatlıkla okuyacağı bir kitap olmuş oluyor bu sayede.

Geç olsun güç olmasın matığıyla klasiklere yavaş yavaş ön yargımı yıkarak okumaya başladığım için gerçekten mutluyum. Bir şekilde sizi okumanız için çağıran bir kitap Yabancı. O çağrıya uyarsanız eminim sizde benim gibi klasiklere olan ön yargınızı kırabilir yahut yeni bir klasik keşfetmenin tadını çıkarabilirsiniz.


Continue reading Yabancı - Albert Camus || Kitap Yorumu
, ,

Neler Okumuşum? || Ocak - 2017 + Türk Dili ve Edebiyatı bölümü hakkında birkaç düşünce


2017 geldi derken ocak ayı da bir çırpıda geçti gitti. 'Neler Okumuşum?' yazılarını yazmaya devam edeceğim. Fakat bu aylık durum raporlarında birkaç değişiklik yapmaya karar verdim. Yine okuduklarımdan bahsedeceğim ve aynı zamanda sohbet havasında olsun da istediğim için bir konu belirleyip onun hakkında lakırtı, tıngırtı -artık ne derseniz deyin- olarak yazıları süslemeyi  düşünüyorum. Ya hiç olmadı bu falan diyeniniz olursa hemen vazgeçerim ama he! Okuyucu baş tacım, ceketimin yakası, kitabımdaki ayracımdır.

O vakit kış ayının en beyazlısı ocak ayında neler okudum bir bakalım;


Toplamda 4 kitap okumuşum. Gayet iyi bence. Bu aralar sadece dizi izlediğim için gözüm hiçbir şeyı görmüyordu. Özellikle kore dizileri feci sarıyor. Tabi bir de bitmiş kore dizisiyle bu feci boyutlara ulaşır. Çünkü hepsini bitirmek ister hale geliyorsunuz.  Ne demek istediğimi sıkı kore dizileri izleyenler anlar. *.*

Lafı yine dizilere getirmiş olsamda hemen toparlayıp okuduklarıma dönüyorum. Okuduğum sıraya göre yazdım. O yüzden ilk ikisinin yorumuna isimlerine tıklayarak veyahut tıklamayıp sitede gezintiye çıkarak bulabilirsiniz. Seçim sizin tabikide. Son iki kitabın yorumları da bugün gelir gibi. Baskı yapmayın diyorum. Aaa gelir kesin. Çok şeysiniz hıh! (Güncelleme 09.02.2017: yorumlar geldi. *.*)

***
Malum bilindiği üzere ya da şuan  bilindiği gibi ben Türk Dili ve Edebiyatı bölümü okuyorum. Birçok noktada kitaplar hayatımda oluyor yani. Bu kulvarda oluşum tamamen bir tercih listesi oyunu olsa da -hah şimdi istemiyor gibi oldu ki külliyen yalan- bölüm hakkında oldukça olumsuz yorum dolaşıyor. Seçmek isteyen ya da düşünen biz genç kesim ise bu yorumlar denizinde hem boğuluyor hem de çevreden gelen soğuk hava koşulları etrafında dönüp duruyoruz. Yorumlar haksız demeyeceğim. Haklı olanlar üzülmesin.  Fakat biraz açıklık getirmek gerek kendimce diye düşündüm. 

Türk Dili ve Edebiyatı neden seçilmeli, bu bölüm neden var, seçen insanlar bile bile ölüme mi gidiyor yoksa edebiyat bir yaşam biçimi mi? Evet bu sorulara yanıt olacak birkaç temel madde sıralayacağım. Olmadı ben yine de anlamadım yok yalan bunlar diyorsanız da bölüm size güle güle der. Hoh başlayayım.

*Türk Dili ve Edebiyatı, sadece edebiyat severlerin okuduğu bir bölüm değildir. Aksine isminde de geçtiği gibi dil üzerinde de yoğunluklu bir ders programı vardır. Tabi bu ileride sizin hangi alanda yoğunlaşmak istediğinize göre kafanızda şekillenecek ilk ayrım noktası olacaktır. 

*İkiye ayırdık o zaman. Dil ve edebiyat. Dil üzerinden gideceğim diyorsa bir öğrenci onu bekleyen önemli dersler var. İlki tabiki Türkçe. Bizim ilk senemizde gördüğümüz Türkiye Türkçesi isimli ders. Kendisi bildiğiniz lise konuları olmakla beraber pratikte ve uygulamada güzel bir altyapı yapmanıza sağlıyor. Daha sonra Eski Türkçe ile temele iniyor ve Göktürk alfabesini güzelce öğreniyorsunuz. Bunu takiben Orta Türkçe ve Eski Anadolu Türkçesi  son olarak da Tarihi Türk Şiveleri ile noktayı koyuyoruz. Bunlar edebiyat üzerinden yürüyenler için de gördükleri dersler. Yani edebiyat üzerinden ilerlemek istiyorum ama dil dersi görmesem olur mu derseniz size ıh ıh diyorlar. Üzülmeyin alışıyorsunuz. Ha bir de ek olarak Osmanlıca Türkçesi dersi var. O biraz farklı bir boyut tabi. 

*Peki edebiyat aşkım var yine de bu bölüm olur mu? Olur. Güzel olur hem de ballı ekmek olur. Ama dediğim gibi dil konusunda zayıfsanız bu konuda sıkıntı yaşarsınız. Ama bir edebiyatçının dili olmasa kimin olsun ki? (Yine de zor ama ben diyim.)

*Ben öğretmen olmak istiyorum ama.... Olursun. O da olunur. Ben de olurum. Ama kpps'ne güveneceksin. Sıkı bir kpps'ci bir edebiyat öğretmeni olmuşluğu vardır.  Fakat yüksek puan almak ve atamanı beklemek önemli. Yine öğretmen olurum diyen biri yüksek lisans yapabilir seçtiği bir dalda. Sonra yine sınavlara girer. Akademisyen olur. Cümle çok kolay oldu ama şöyle söylemem gerekirse emeksiz hiçbir şey olamazsınız.  Bu her alanda böyledir. Kendini olmak istediğin şeye adarsan kimse önünde duramaz. Durana hafif ayak hareketi ile düşürmemek suretiyle iteleyebilirsin ama. Düşürmemek önemli. 

*Kimse ciddiye almıyor ama bölümü... Tükürmek çare değil ama dene bence. Şimdi şöyle bir şey hayat senin hayatın değil mi? Öyle.  Peki hayat risklerle dolu mu? Öyle. O riskler bizi vezir de eder rezil de dimi? Başka sözüm yok hakim bey. Çekilebilirim.

*Gerçekten istiyor musun peki? İSTİYOR MUSUN? DUYAMADIM. Hah diyorsan istiyorum çok kim ne derse desin demeye devam etsin azıcık zayıflar belki. O zaman yürü bence. Koş hatta.  Neden? Çünkü her bölüm onu gerçekten severek yapacağını düşünüyorsan seni sever, sana kollarını açar. Bağrına basar. Bu her yerde aynıdır.  Sevmediğin, istemediğin aklında tereddüte düştüğünse eğer biraz daha bekle. Eksilerini artılarını kendinin mutluluğunu mutsuzluğunu düşün. Sevdiklerini düşün. Arada bir müzik aç kafanı dinle. Kalbin ne der bir sor, izin al. Beyin ne derse odur de. Bir kahve iç sonra. Tuzlu olmasın dikkat. Doğruyu kendinden başka kimse bulamaz. Unutma! Ben de kahvemi alıyım. Özenirim. Hadi görüşürüz. 

Continue reading Neler Okumuşum? || Ocak - 2017 + Türk Dili ve Edebiyatı bölümü hakkında birkaç düşünce

26 Ocak 2017 Perşembe

, , ,

Saygı Duruşu, Siegfried Lenz || Kitap Yorumu

Aşık olma kavramının yeniden altını çizen Saygı Duruşu, ana karakterin hem dış etkenlerin hem de kendi benliğindeki tartışmaların arasında durduğu saf hali adeta siyah beyaz bir festival filmi havasında okuyoruz.
*Hikayeyi Olafur Arnalds'ın  Trance Frendz albümü dinlenilerek okunması tavsiye edilir. Şiddetle.

Hikayeden söz etmeden önce yazara değinmek istiyorum. Kendisi Alman Dersi romanı ile büyük bir etki bırakıyor. Birçok öyküsü ve 12 romanı var fakat Türkçeye sadece 3 kitabı çevrilmiş. Ekmek ve Oyunlar, Alman Dersi ve Saygı Duruşu.

Alman bir yazar olması hikayemizdeki diğer ana karakterin İngilizce öğretmeni olmasına engel olmamış. Bazı dialoglar İngilizceden çevrilmiş ki bu benim için biraz garip bir okuma deneyimi oldu. Şöyle izah ediyim. Genelde hep ingilizce çeviri kitapları okuduğum için zaten Türkçesini okuyoruz açıklamaya gerek kalmıyordu. Fakat Almancadan Türkçeye çevirilen bir kitabın içindeki ingilizce cümleler ayrı bir açıklama yapılmış. Bende farklı bir okuma yarattı.


Şuan okuduğum kitap ile -Yabancı- beraber ocak ayında okuduklarım hep ölüm ile başlaması da oldukça tesadüf oldu. Son Nefes Havaya Karışmadan başlı başına bir ölüm kavramı işlenirken Saygı Duruşu'nda da ölümün yine aynı ızdırapta fakat başka hayatlara misafir gitmiş olarak buluyorum. Lise öğrencisi olan Christian öğretmeni Stella'ya aşık olması üzerine bir anı gibi ustalıkla hazırlanmış bir hikaye bizi karşılıyor. Başta da dediğim gibi sanki kitap boyunca hep siyah beyaz bir film penceresinden izlediğimiz insan tiplemesinin çok da mühim olmadığı bir hikaye Saygı Duruşu. Karakterlerden çok denizin, deniz kıyılarının, yelkenlilerin tasvirleri daha ön planda. Ki bu Saygı Duruşu'nu bir tık daha çekici hale getirmiş. 

Hızlı geçişler oluyor geçmiş ve şimdiki zaman arasında. Christian'in bakış açısı bize rehberlik ediyor. Aynı zamanda da yazar öyle bir anlatım yolu seçiyor ki bir yandan Christian'ın anılarındayken bir yandan da Stella ile mektuplaşıyormuş hissi kullanılmış. Hitap şekilleri bazen "sen Stella" iken bazen "öyleydin Stella" ve "sonra şöyle gelişti olaylar" şeklini alan bir anlatım şekli bu. Hiç rahatsız etmiyor bizi okurken. Naifliği de buradan geliyor galiba. Hikaye bazen bize, okuyucuya anlatılırken bazen Stellaya bazen de kendine anlatıyor Christian.

Ölüm her hikayede farklı ele alınıyor yani kısaca.  Farklı olmasına rağmen aynı acı.
Aynı toz parçacıkları.
Aynı gözyaşları.


Continue reading Saygı Duruşu, Siegfried Lenz || Kitap Yorumu
, , ,

Son Nefes Havaya Karışmadan, Paul Kalanithi || Kitap Yorumu

Webster aklını ölümle bozunca
Görmüştü kurukafayı derinin altında;
Ve dudaksız bir sırıtışla uzanmış yatan
Göğüssüz yaratıkları toprağın altında.
                                                               - T. S. Eliot, "Ölümsüzlüğün Fısıltıları

Son Nefes Havaya Karışmadan, 2017'nin ilk bitirdiğim kitabı oldu.  Ocak ayında kitap okumaya biraz geç başlamış olsam da kısa zamanda yeniden eski hızımı kazandım ve Paul Kalanithi ile tanışmış oldum. Tanışmamız ben Goodreads 2016 yılının en iyileri yazısını yazarken dikkatimi çekmesiyle olmuştu. O zamanlar türkçe edisyonunun Altın Kitaplar tarafından çıkacağını bilmiyordum. Daha sonradan öğrendiğimde kitap tabiri caizse beni oku diyerek beynime sinyaller gönderdi. Zaten kurgu dışı bir kitap okuma isteğim de olunca ben de idefix'in kampanyası ile almış oldum.


Son Nefes Havaya Karışmadan, anı/biyografi kategorisinde yer alıyor. Doğal olarak da hemen aklımıza "Kimin hayatı anlatılıyor?" sorusu geliyor. Daha sonra size cevap olarak Paul Kalanithi'nin ölmeden önceki hayatını anlattığı bir kitap olduğunu söylüyorum. Hem de 2015'in mart ayında hayata veda etmiş. Kendisi alanında oldukça usta olan bir beyin cerrahı. Alt dallarından olan nörobilim üzerine doktorasını yapmış. Fakat hayatın bizlere ne getireceğini bilemiyoruz elbette. Kendisi dördüncü evre akciğer kanseri olduğunu öğreniyor. Kariyerinin zirvesinde olması ve bu alanda gerçekten severek yükseldiğini, hayatını buna adadığını kitabı okurken kendi yazdığı satırlarda bunları anlıyoruz. Kendisi aynı zamanda edebiyata da ilgi duyan biri. Ki bu ikilinin yan yana geldiği pek sık görülmeyen bir durum. Bilim ve edebiyatın tek bir kişinin etrafında toplanması oldukça güzel görünüyor. Her ne kadar şöyle bir algı olsa da "sayısalcılar ve sözelciler" Paul Kalanithi bu tabiri yerle bir etmiş.

Kitap boyunca Paul Kalanithi'nin ünlü yazarların sözlerinden etkilenerek sonuçlara ya da eylemlere geçtiğini görüyoruz. Seçimleri ve sonuçlarını izlerken aynı zamanda da ailesinin şekillenişini ve aldığı kararların ailesine ve çevresine yansımalarını pek göremiyoruz. Bunun sebebi kitabı yazarken kanserin son evrelerine yakın olmasının etkili olduğu apaçık belli. Kitabın yarım kalması ile de son sözlerinin eşinin tamamlanmasıyla biten bir kitap oluyor Son Nefes Havaya Karışmadan.

Hani çocukken bizlere şu soru sıklıkla sorulur ya "büyüyünce ne olacaksın?" Ben de her çocuk gibi her bir yaşımda farklı meslekler söylediğimi hatırlıyorum. Hatta şimdi sorsak yine net bir cevabım olmaz. Meslekler bana her zaman keşfedilmemiş coğrafyalar gibi gelir. Her bir meslek tanınmaya ve öğrenilmeye değer olduğunu düşünüyorum. Bundan dolayı da Pual'un beyın cerrahı olması beni hemen o mesleğe ilgi duymama yol açtı. Beyin cerrahlarının ya da genele vurarsam doktorların hastalar ile ilişkisi onların bakış açısından bazen duygusuz olmalarını bazen de bunu taşıyamadıklarını Paul Kalanithi bizlere şöyle anlatıyor:

Bazen omuzlarınızdaki yükün ağırlığı elle dokunabileceğiniz kadar görünür oluyordu. Yaşadığınız stres ve yorgunluk sanki soluduğunuz havanın bir parçasıydı. Bazı günlerde ise, tıpkı sıcak ve nemli bir hava gibi, bütün boğuculuğuyla üzerinize çöküyordu. Bazen hastanede olmak, sonu gelmeyen bunaltıcı bir mason yazında kapana kısılmaktan farksızdı: Terden sırılsıklamken, üzerinize hasta yakınlarının gözyaşı yağmurları yağardı.  (Son Nefes Havaya Karışmadan, syf. 81)
Paul Kalanithi sayfalar boyunca tek bir kelimenin üzerinde kalmaya devam ediyordu: Ölüm. Onun için bu kelime kanser olmasından dolayı önem kazanmamıştı. Kariyerindeki amacının biraz da ölümü keşfetme isteğimdi diyerek: Ölümün peşine düşmek, üzerindeki sır perdesini aralamak, onunla göz göze gelmekti diyerek sözlerini devam ediyordu. Nörocerrahi bu yüzden onun için mükemmel bir alandı. İşin özünün kalbine inmek istiyordu. Bunun için bütün kariyerini şekillendirdi.

Önceden dediğim gibi Paul Kalanithi sadece beyin cerrahlığı ile ilgilenmiyordu. Edebiyat da onun için varlığın temeliydi. "(..) edebiyat, anlam arayışımızın , düşünce hayatımızın en zengin örneklerini sunuyordu ve öyleyse beynimiz de bunu bir şekilde mümkün kılan makineydi. " İngiliz Edebiyatı bölümünden yüksek lisans derecesi alması da edebiyatın hayatının önemli bir yere sahip olduğunu görüyoruz.

Kitabın ilerleyen sayfalarında Paul'un dinlere olan bakış açısını ve sorgulayılıcığını anlattı bölümler de var. Belli temellere dayanarak tabiki somut verilere göre görüşlerini sıralaması aynı zamanda din ve bilim ikilisi için ne düşündüğünü görmemizi sağlıyor.

Son Nefes Havaya Karışmadan, 2017 yılında okuduğum ilk kitap olması aynı zamanda da bu kadar hüzünlü ve bir o kadar da dolu dolu olması beni oldukça tatmin etti. Okurken sayfalar göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitti. Bitirdiğinizde kalbinizde bir miktar üzüntü bir miktar da sevgi bırakan bir kitap oldu.


Bana buralardan ulaşabilirsiniz;
Snapchat: raggedybook 
Goodreads: raggedybook 
Instagram: raggedybook_
Twitter: raggedybook 
Continue reading Son Nefes Havaya Karışmadan, Paul Kalanithi || Kitap Yorumu

18 Ocak 2017 Çarşamba

Okuma Maratonu #2 || 20 Ocak / 12 Şubat 2017


Beklenen an geldi! Herkesin istediği, mesajlara boğulduğum okum.... Şaka şaka tabiki öyle bir şey olmadı. Biliyorsunuz ki ilk defa bir okuma maratonu düzenlemiştim 2016'nın eylül ayında. Okullar açılmadan okuyabildiğim kadar kitap okumak istediğimden böyle bir etkinlik yapmıştım. Gerçekten çok güzel geçmişti. Hatta beklemediğim yorumlar almıştım. Katılmak isteyip de katılamayan birçok kişi vardı. Ben de böylece ilk maraton bitiminde bir tane daha yapmak için söz verdim. İşte o gün geldi çattı. Yine kendime okuma listesi hazırlarken bir anda okuma maratonuna dünüştü ve zaman geldi! O zaman kolları sıvayın. Kalem ve kağıtlarınızı da hazırladınız mı? Güçlü bir nefes alın. 
Hadi başlayalım. 

Öncelikle katılmak isteyen kişilerin yapması gerekenler;

+ Etkinlik görselini (şu yukarıdaki) blogunuzda okuyacağınız kitapların listesi ile beraber yayınlamak 

+ Ardından bu yayının altına yayınınızın linkini bırakıp katıldığınıza dair özenle belirlediğiniz cümleler. 

+ Böylece ben de katılımcıların linklerini bu yayında 'Katılımcılar' başlığı altında listeleyebilirim.

+ Bu sayede katılımcılar arasındaki iletişim de kolay olmuş olur. Herkes birbirlerine bakıp gaza gelebilir. :)

+ Ben her hafta bitiminde maraton boyunca neler yaptığıma dair yayınlar paylaşacağım. İsteyen bu şekilde istemeyen maraton bitiminde yayınlarını paylaşabilir. 

Bu kadar. Eğer aklınızda soru işareti kaldıysa ilk maratonda nasıl bir yol izlediğimi bakabilir (Likleri en aşağıya bırakacağım.) veya direkt yorum bırakıp sorularınızı sorabilirsiniz. 


Maraton boyunca okuyacağım kitapları da buraya bırakayım. Üzerini çizip bitirdiğim tarihi atarım. Kime ne? :P
  1. 1984, George Orwell
  2. Bülbülü Öldürmek
  3. Yabancı, Albert Camus (31.01.2017)
  4. Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali
  5. Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay
  6. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar
  7. Babalar ve Oğullar
  8. 72. Koğuş, Orhan Kemal
  9. Amok Koşucusu, Stefan Sweig
  10. Bir Delinin Anı Defteri, Gogol
Bazıları elimde olmadığı için ya internetten alacağım ya da kütüphaneden. O yüzden şimdilik elimde olan kitaplarla başlayayım. Daha sonra belki listede değişiklik de olabilr. Fantastik, bilim kurgu türünden kitaplar da araya sıkıştırmayı düşünüyorum. Bakalım nasıl olacak. Şimdilik 10 kitap gibi gözüküyor. Umarım maraton herkes için bol kitaplı geçer. 20 Ocak maratona başlama günü. O yüzden herkese hazırlıklarını yapması için 2 gün verdim. Tabi bu süre formalite icabı. Önemli olan okuyabildiğimiz kadar kitap okumak. Maraton boyunca istediğiniz gün katılabilirsiniz. Herkese bol şans. Özellikle bana ;)



KATILIMCILAR



Geçmiş Maratonlar 
Continue reading Okuma Maratonu #2 || 20 Ocak / 12 Şubat 2017