• Ana Sayfa
  • Kitap Yorumları
  • Dört Hafta Bir Ay
Fatma Başar. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Goodreads Instagram Spotify

Kitap Sayfaları




Naim Efendi
İstanbul'da bir konakta kızının ailesiyle beraber yaşamaktadır. Konağa tabiri caizse iç güveysi olarak gelen damat Servet Bey ve torunları Seniha ile Cemil dönemin Türkiyesi olan Tanzimat ile Meşrutiyetin arasındaki zaman diliminde hayatlarını sürdürmektedirler. Lakin bu aynı zamanda batılılaşma geleneğinin başladığı ve aşırı derecede Batı özentiliğinin sirayet ettiği zamanlardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu hemen bize sembolleri veriyor aslında. Naim Efendi'nin torunları tamamen Batı'yı ve Batı'nın getirdiği şekilde yaşamın sembolü sayılırken, torunlarının ne dediğini çoğu zaman anlamayan ve esefle kınayan aynı zamanda da bu değişiklikten kendini korumak isteyen Naim Efendi ise tamamen eskiyi savunanlar arasında bulunur. Bunu hikayede özellikle uzun uzadıya konuşmalarında çok net bir şekilde ifade ettirmiş ve kendi düşüncelerini de kitaba serpiştirmiştir.

O dönemdeki maddi sıkışıklığın Naim Efendilerdeki zenginliği yavaş yavaş çökertmeye başlamıştır. Bu süre zarfında da hep konağın satılması gerektiğine, yahut konaktan ayrılıp batı tarzda bir daireye geçilmesi gerektiği gündeme getirilir. Fakat dediğimiz gibi Naim Efendi eskinin adeta koruyuculuğunu yaparcasına bu fikirleri duyduğu an reddeder. Damadı Servet Bey aynı şeyi düşünmemektedir. Naim Efendi'nin bu hem konağından ayrılmak istemeyişi hem de torunlarıyla özellikle Seniha ile yaşadığı tartışma ile roman şekillenir ve bu olayın ardındaki çöküşü konu edinir. Bu yine bana ister istemez Osmanlı Devleti'nin dağılışına benzetmeme neden oldu. Osmanlı büyük bir devletti. Öyle hemen kaybolmadı. Yavaş yavaş hem içten hem de dıştan bu çöküş gerçekleşti. İşte böyle Osmanlı ve onun kültürü yerini yeni Türkiye'ye bırakırken Naim Efendi de Osmanlı'nın hastalığına yakalanmışcasına kötü bir hale büründü. Öyle ki son çırpınışlarını konağı satmayarak onun içinde bir başına geçirdi. Torunlarının ve kızının elbette bu vurdumduymazlığı, aynı zamanda da Naim Efendi'nin inatçılığı olmasa her şey çok çok farklı olabilirdi pekala. 

Aslında ana konunun ardında gizlenmiş başka bir hikaye de vardı. Bolca göndermenin yapılmış olduğu Kiralık Konak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun en iyi romanlarından biridir şüphesiz. Gerçi ben daha ilk kitabını okuduğum için bunun kararını daha sonra verebileceğim fakat edebiyatımızda oldukça ses getirdiği bir gerçek. 

Naim Efendi'nin durumunu bir kenara bırakırsak bir başka alt konu başlığımız olan Seniha ve onun aşk hayatına geçiş yapabiliriz. Seniha tamamen Batı'nın hakimiyeti altına girmiş genç ve güzel bir kızdır. Her gece dışarılarda gezer, yeni yeni arkadaşlar edinir ve konakta davetler düzenlerdi. Ailesi bu duruma pek söz etmez, Seniha'ya ve Cemil'e de karışmazlardı. Faik Bey ise Seniha'nın abisinin yakın bir dostu olması dolayısıyla evden neredeyse hiç çıkmazdı. Bir zaman sonra Seniha kendini abisinin dostu olan bu adama aşık olduğunu fark eder, fakat Faik Bey'de çok yakışıklı ve gözde bir adam olması dolayısıyla Seniha'ya pek o gözle bakmaz. Lakin olaylar tamamen değişecek ve birbirlerine aşık olmaktan kendilerini alamayacaklardır. Bu aynı zamanda Hakkı Celis'in hayallerini de yıkmıştır. Hakkı Celis, dergilerde şiirler yazan çevresinde de şair olarak görülen bir gençtir, fakat Seniha'nın deli dolu yaşayışına bir türlü ayak uyduramaz. Seniha'ya olan aşkı gün geçtikçe büyür. 

"Kalbimiz ne kadar beklenmeyen şeylerle doludur; kendi heyecanlarımız önünde ekseriya kendimiz hayrete düşeriz."

Kitapta en çok üzüldüğüm karakter de sanırım Hakkı Celis oldu. Naim Efendi'nin üzüntüsü de bir o kadar hakimdi kitapta fakat Hakkı Celis'in karşılıksız aşkı ve aşkının durdurulamaz ateşinin kitabın sonlarına doğru düştüğü acı son ile birleşince yüreğim sızladı. Belki Seniha da bu durumdan sonra gerçekleri farketti. Bilemiyoruz fakat bir tutkunun insanı ne durumlara sokabileceğini Seniha ile kitabı okuyan bizler fark etmiş oluyoruz. Ağzımızdan çıkan kelimelerin uzun uzadıya ve belki de bütün ömrümüz boyunca bizlerin kalplerini kıracağına, bunu geri alamayacağımıza ve bunun sonuçlarına maruz kalmaya mecbur oluşumuzu görüyoruz aslında. Roman belki o dönemdeki sisteme eleştirel yazılmış olsa da Karaosmanoğlu'nun kalemi normal, gündelik konular hakkında da nasıl da zekice yazılar yazabildiğinin bir göstergesi olmuş. Benim tek şikayetim çok uzatıldığı birkaç sahnenin oluşu ve karakterlerin konuşmaları yazarın düşüncelerini yaymak amacıyla kullanılmış olması oldu. Kiralık Konak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ya başlamak isteyenler için oldukça iyi bir seçim!

Sevgiler,
Fatma

Beni buralarda da bulabilirsiniz;
Goodreads
Instagram
Huntersofbooks (Kitaplarımı satıyorum!)
Share
Tweet
Pin
Share
20 yorum



Uzun zamandır aylık durum yazıları yazmıyordum. Bunu tercih ettiğimden değil de daha çok anlatacağım fazla bir şey olmadığından yazmayı istemiyordum. Neyse ki temmuz ayı dopdolu olmasa da kısmen güzel bir ay olarak geçirebildim. Ayın ilk haftasında iki kitap bitirerek kendime güzel bir iyilik yaptım. Fakat devamında sadece bir çizgi roman okuyarak bu hızlı başlayan okuma maratonuma yavaşlayarak noktalamış oldum.

Çalıkuşu ve Bir Kadın Düşmanı Reşat Nuri Güntekin'den okumuş olduğum ve yukarıda da bahsettiğim iki kitap olurken Siyah Orkide ise Neil Gaiman'ın yazmış olduğu çizgi roman ile toplamda 3 kitap ile temmuz ayını kapatmış bulunuyorum. Hedefim ayda en az 4 kitap okumak olduğu için 1 sayı ile hedefi kaçırmamı alkışlayabilirsiniz. Bu arada bu bahsettiğim kitapların ve çizgi romanın yorumları blogda mevcut! Evet, ben de bunları yazarken biraz duygulandım sevgili okuyucu. Zira biliyoruz ki her zaman okuduklarımın yorumlarını blogda yazmıyorum. Fakat goodreads'te ufak da olsa okuduğum kitaplar hakkında yorumlar bulunuyor. Takip etmek isterseniz şuraya tık. Şuraya yorumları kolayca ulaşabilmeniz için linklerini bırakıyorum;
  • Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin  = 5/5 || Kitap Yorumu
  • Bir Kadın Düşmanı, Reşat Nuri Güntekin = 4.8/5 || Kitap Yorumu
  • Siyah Orkide, Neil Gaiman = 4/5 || Kitap Yorumu

Bunların haricinde ise mükemmel diziler izledim diyerek en azından bu kitap açığımı biraz da olsa teselli ediyor doğrusu. Bu diziler başta Brooklyn Nine Nine olmak üzere -ki daha önce neden görmemişim ben bu diziyi dedirttirecek kadar var dizinin- The Handmaid's Tale dizisinin ikinci sezonunu yine bu temmuz ayı içerisinde izleme fırsatım oldu. Ayrıca kore dizilerinden ise Let's Eat'in üçüncü sezonu bu ay başladı. Hala devam ediyor, bilginize. Bir de yine yemek temalı bir dizi olan Wok of Love'u seyrediyorum fakat biraz ara verdim Let's Eat başladığında ve Brooklyn Nine Nine bedenimi ele geçirdiği için. :) Dizi izleme maratonum devam ederken bir de hazır Çalıkuşu'nun romanını okumuşken ben de Kanal D'de yayınlanan başrollerinde Burak Özçivit ile Fahriye Evcen'in rol aldığı 2013 yapımı olan dizisine başlama kararı aldım. Fakat dizilerin süreleri çok uzun olmasından dolayı pek fazla bölüm ilerleyemeyip dördüncü bölümde kaldım. Eğer benim dizi yorumlarıma ve başka takip ettiğim dizileri öğrenmek isterseniz ya da aynı anda izleyelim diyorsanız Tv Time uygulamasında beni bulabilirsiniz. Diziler hakkında konuşmayı çok severim!

Share
Tweet
Pin
Share
14 yorum

Siyah Orkide, daha ilk sayfasında sizi korkuya sürüklüyor. Ana karakterin ölümüyle karşı karşıya geldiğimiz bu çizgi romanın diğer çizgi romanlardan ayrılan en can alıcı kısmı. Süper kahramanların her zaman bir şekilde düştüğü beladan kurtulduğu ve mutlu sonla bitmesi Siyah Orkide'de tamamen değişiyor. Bu bakımdan okuyucuya farklı bir tat sunan Neil Gaiman, olağanüstü çizimleriyle ise de Dave McKEAN üstlenmiş.


Giriş kısmında Mikal Gilmore'un 1991 yılında yayınlamış olduğu uzun bir inceleme yazısı bulunuyor. Bu sayede Siyah Orkide'nin 1988'de üç kısım halinde basıldığını öğreniyoruz. Hikayedeki mistik öğeler ve karakterlerin psikolojileri oldukça ustaca yedirilmiş. Çizimler de bu atmosfere uyması için sanki sulu boya kullanılmış gibi renkler dağılmış. Ana karakterlerimiz çiçek kadınlar mor renklerin alt tonlarıyla çizilmiş. Orkidelerin rengiyle. Bu küçük ama önemsiz gibi görünen detaylar aslında bir çizgi romandan beklediğimiz şeyler aslında. Küçük detayların birleşimiyle bir bütünü yani çizgi romanın kendisini görüyoruz çünkü.

Siyah Orkide, kötü adamlarla dolu bir toplantıda silahla öldürülür ve daha sonrasında ateşe verilir. Normalde süper kahramanların bir şekilde kendilerini kurtardığını biliyorken bu algıyı yerle bir eden Neil Gaiman, karakteri orada öldürür ve bizi tamamen şoka uğratır. Hayal kırıklığı ile çizgi romanı okumayı devam edeceğiniz Siyah Orkide'ye sonunda bu hayal kırıklığının yerini hem şaşkınlık hem de olayın verdiği hazla veda edeceksiniz.

İthaki yayınlarından basılan Siyah Orkide, kapak tasarımıyla da yine dikkat çekiyor. Daha önce hiçbir çizgi romanda görmediğim bir dış kapak dokusuna sahip. Aslında bu yumuşak dokuyu daha önce Andy Weir'in yazmış olduğu Marslı ve Artemis kitaplarında da görmüşsünüzdür. Okuma zevkinizi bir üst kademeye çıkarması böylelikle kaçınılmaz oluyor. Tek sıkıntısı çizgi romanın sayfalarının çok hassas oluşu ile beraber sayfa kopmalarına neden olması. Bu bir miktar beni üzdü. Okurken sayfaları biraz dikkatli açarak bu felaketin de önüne geçmenizde yarar var.


Neil Gaiman'ı Sandman çizgi roman serisiyle de takip edebilirsiniz. Romanlarını söylemeyi zaten gerek görmüyorum. Gaiman'ın hayal dünyasına ve kelimelerindeki gücünü seviyorum. O yüzden yazdığı her şey çok kıymetli benim için. Neil Gaiman ile hala tanışmadıysanız mutlaka bir şans vermelisiniz!

Buralarda da beni bulabilirsiniz;
Goodreads
Instagram

Sevgiler, 
Fatma
Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum

Reşat Nuri Güntekin'den okumaya devam ediyorum. Bir Kadın Düşmanı, çok fazla duyulmayan romanlardan biri. Fakat Ülkü Karaosmanoğlu'nun aynı adlı eserinden senaryolaştırdığı 1991 yapımı bir film mevcutmuş. Eğer filmi bulabilirsem beyaz perdeye nasıl yansıtıldığını izlemek güzel olabilir. 

Bir Kadın Düşmanı, Sara isimli bir İstanbul kızının başından geçen olayları mektup yoluyla arkadaşına anlatmasını anlatır. Modern İstanbul eğlencelerinde güzelliğiyle arkadaş çevresinde de çok sevilen bir genç kız olan Sara babasının onu Erzurum'a yanına aldırmaması için küçük bir oyun oynamaya başlar. Mektuplarda babasını sürekli özlediğinden bahseder fakat sağlığındaki problemleri de dile getirerek babasını kandırmaya çalışır. Bu sayede dayısının Marmara sahilinin bir köyünde olan zeytinliğinde huzur bulacağını, sağlığı açısından da iyi geleceğini söyler. Hem de dayısının kızının düğününe katılması gerektiğini dile getirir. Aslında bunların hepsi yalandır. Düğüne katılmak istemez. Bir bahaneyle bu tatili, dinlemeyi kısa kesmek ve İstanbul'a dönmeyi arzu eder. 


Mektuplardan oluşan roman daha çok Sara'nın Nermin isimli arkadaşına olayları anlatmasıyla devam eder. Bizde böylelikle Sara'nın hayatını öğrenmeye başlarız. Daha köye gittiği ilk günden köy halkının dikkatini çeken Sara orada el üstünde tutulmasından son derece memnun olduğunu dile getirir. Her yaz bu sahil köyüne gelen bir grup genç sporcu kafilesi yine Sara'nın gelişine denk gelir. Aralarında Homongolos bir diğer adıyla "kaya balığı" olan çirkinliğinin yanında güçlü, kuvvetli ve kadın düşmanı olmasıyla anılan bir adam vardır. Bu adam Sara'nın da dikkatini çekmiş ve kadınlara bu kadar düşman olan adamı kendine aşık ederek bütün kadınlardan intikam almak ister. Tabi bu öyle kolay olmayacaktır. Homongolos fütursuzca ve aynı zamanda da zeki hareketlerle bu hamlelerden kurtulur. Sara'nın bu emeline ulaşıp ulaşmadığını kitabın son sayfalarına doğru öğreniyorsunuz. 

Benim en çok beğendiğim kısımlar Homongolos'un ölen arkadaşı Necdet için yazdığı mektuplar oldu. Kitabın son sayfalarında hiç dile getiremediği düşüncelerini en sevdiği arkadaşına öldükten sonra anlatabilmesi çok dokunaklı bölümlerden biriydi. Hele ki kendi hayatına, kadın düşmanı diye anılmasına ve böyle haşin bir insana nasıl dönüştüğünün hikayesini okuduktan sonra içimiz bir miktar burkuluyor. Yaşadıklarını ve onlarla başa çıkma yöntemlerini aynı Çalıkuşu'ndaki Feride'ninkine benzettim.

Romanın geneli yine akıcı bir üslupla yazılmış. Bu bakımdan Reşat Nuri Güntekin bizi şaşırtmıyor ve okuyucuyu kitaptan ayırmıyor. Yine köy insanını konu ediniyor ve onlar üzerinden bizlerin tahliller yapabilmemizi sağlıyor. Bir şehirli insanının köy insanıyla olan karşılaştırılmasını okuyoruz adeta. Durumlar her ne kadar Çalıkuşu'ndaki gibi içler açısı olmasa da burada da köylü insanının vehametini görebilmek mümkün. Fakat ana temanın köy insanından daha çok dış görünüşün ve yine önyargılı olmaya yönelik olduğunu söyleyebilirim. Çalıkuşun'da güzellik algısından dolayı başına gelen türlü türlü belaları görürken burada da bir çirkinin nasıl ayakta kaldığını okuyoruz. 

Bir Kadın Düşmanı, ismiyle adeta bütünleşmiş bir roman. Reşat Nuri Güntekin yine yabancı kelimeler kullanmayı ihmal etmemiş. Benim okuduğum İnkilap Kitapevi'nin 2013 baskısında bu kelimelerin anlamları da dipnot olarak düşülmüştü. O yüzden okuyucu için bu daha rahat bir okuma deneyimi oluyor. 206 sayfa olması ve akıcı üslubuyla çok rahat bitirebileceğiniz bir roman Bir Kadın Düşmanı. Başta okurken biraz tereddüdüm vardı. Fakat okuduktan sonra rahatça önerebileceğim bir kitap oldu. Sizi fazla drama boğmayan yaz aylarında okumakta zorlanmayacağınız bir kitap olmuş. Mutlaka bir şans verin. Sıradaki yorum yine Reşat Nuri Güntekin'den Eski Hastalık kitabına olacak. O zamana kadar herkese keyifli okumalar dilerim! 

Goodreads'te de varım. Orada güncel olarak neler okuduğumu takip edebilir, kitap hakkındaki yorumlarımı okuyabilirsiniz. Buraya tık.
Share
Tweet
Pin
Share
9 yorum

Kalbinizde yeşilliklerin, ruhunuzda ise bir miktar burukluk meydana getirecek olan Çalıkuşu'nu daha ilk cümleden mutlaka okumanızı şiddetle ısrar etmek istiyorum. Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin'in belki de birçok romanının çok çok ötesinde bir kitap. Hem bu bakımdan hem de dönemini yansıtışı bakımından okuyucuya adeta bir hazine niteliğinde olduğunu da söyleyebilirim. Çalıkuşu'nu okumayan çok az bir insan grubu olarak kaldığımızı düşünüyorum. Fakat artık gönül rahatlığıyla okudum ve çok sevdim diyebiliyorum. Hem de sevmek az bile kalıyor, bayıldım!


Feride bizi günlüğünde, çocukluğunu yazmaya başladığında karşılıyor ve hayatını işte daha o ilk sayfalarda öğrenmeye başlıyoruz. Feride dediğime bakmayın kendisine takılan takma isimleri başta Çalıkuşu olmak üzere asıl ismini kullanmak istemeyeceğimiz bir şekilde bütün çevresinde kullanılmıyor. Ancak resmiyeti seven birkaç kişi hariç tabii. Küçüklüğünden beri zıpır zıpır mini minnak bir kız çocuğu olan Feride annesinin ölümüyle bu üzüntüsünü hep başka bir haylazlıkla örtmekte çareyi bulmuş. Güzel bir taktik olduğunu düşünmüyor değilim. Hayatın melankoliğini, hüzünlülüğünü belki ancak böyle muzipliklerle kapatmak mümkündür sanıyorum. Böylece Çalıkuşu, İstanbul'daki teyzesinin köşkünde kalmaya başlar. Teyzesi de bir Fransız yatılı okuluna verir. Orada da rahat durmayan Feride aynı zamanda da teyzesinin oğlu Kamran'a sinir olmaya da başlamıştır. Onun diğer erkek çocukları gibi yaramaz olmayışı, kendini diğer insanlardan izole etmesi, bir köşede kitap okuyuşu adeta Feride'yi çıldırtmakta, mutlaka onu kızdırmak istemektedir. Fakat bunu birkaç defa denese de Kamran'a fazla bulaşamaz. O gitgide yakışıklı bir beyefendi olurken bir gün Çalıkuşu Kamran'ın bir sırrını öğrenir ve bunu kimseye söylememesi için Kamran ile gizliden bir anlaşma imzalarlar. Bundan sonra Kamran ona sürekli okulunda ziyaret etmeye başlar. Kamran ve Çalıkuşu gittikçe birbirlerine aşık olmaya başlarken birden Kamran'ın ihanetiyle Çalıkuşu hayata küser ve ailesinden uzaklara Anadolu'nun köylerinde muallimlik yapmaya başlar. Buralarda da Çalıkuşu'nun güzelliği adeta insanların dilinden düşmez fakat aynı zamanda da Çalıkuşu'nu bu yüzden çok zor durumlara sokar. İnsanın güzel oluşunun nasıl bir belaya dönüşeceğini adeta acıyarak okuyacaksınız. Feride öyle izbe yerlerde muallimlik yaparken ki okurken içiniz cız edecek kadar kalbinizi ağrıtıyor. 


Çalıkuşu, 408 sayfa olmasına karşın öyle akıcı bir roman ki iki günde rahatça bitirebiliyorsunuz. Aynı zamanda çokça eski kelimeler de diyaloglarda kullanılmış. Özellikle Reşat Nuri Güntekin'in Anadolu insanının çok güzel anlattığını düşünüyorum. Köy halkının yaşayışını, bakış açısını ve o dönemlerdeki okuma durumunu gözler önüne seriyor adeta. Bu yüzden ana temanın aşk olmasına rağmen bu aşk hikayesinin Anadolu insanı ve öğrencilerle çevrilmesiyle adeta başka bir kavrama bürünüyor. Bu kavram mutlak çaresizlikten başka bir şey değil. Kitabın sizi ağlatmadan bırakmayacağı bir gerçek. Bu yüzden kitabı okurken mendillerinizi almayı unutmayın. Fakat şunu söyleyebilirim ki sonu sizi mesut edecek. Eğer sonu mutlu bir son olmasaydı sanırım kahrolur ve kitabın etkisinden bir müddet çıkamazdım. 

Çalıkuşu, aslında birçok değişik karakteri olan nadir kitaplardan biri. Öyle ki mesela Hacı Kalfa'nın  takılmaları, Munise ile aralarındaki duygusal bağ, doktor Hayrullah beyin babacan ama aynı zamanda da kızdığındaki utanmazca söylediği kelimeler ve daha aklımda kalmayan daha nicesi...

Reşat Nuri Güntekin, 1922 yılında çıkardığı Çalıkuşu ile asıl ününe kavuşmuş aslında. Daha önce öykü ve oyunlarıyla edebiyat dünyasına girmiş olsa da Çalıkuşu kendisini ispat ettiği bir kitap olmuş. Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe, Kavak Yelleri ve Acımak da bu durumunu taçlandıran eserleri. Bu romanlar da zaten günümüze daha sonradan televizyon dizileri olmuş ve onlar da çok sevilmiştir. Ben özellikle Yaprak Dökümü'nü okumayı istiyorum. Aynı zamanda şimdi Çalıkuşu'nun 2013'de Kanal D'de yayınlanan dizisine de başlayacağım. Daha önce çekilmiş 1986 yapımı dizisi de var ama şimdilik günümüze yakın olandan başlamak istiyorum. 

"İnsan birini sevmek felaketine uğradı mı esir gibi bir şey oluyor?"
Son olarak okumayan varsa hala ısrarla okumanızı istiyorum. Daha sonra Reşat Nuri Güntekin'in diğer kitaplarına da mutlaka bir göz atmayı unutmayın. Herkese keyifli hafta sonları dilerim!
Share
Tweet
Pin
Share
14 yorum

"Zaman dert getirdi sulara" 

Cahit bey ile aramızda o kadar karışık duygular hakimdi ki belki de bir şair hiç bu kadar belirsizlikte olmamıştı. Başlangıçta usulca şiirleri geldi. Daha sonra tekrar karanlığa karışıp gitti. Şimdi de adı lazım değilden hediye olarak okumam istendi. Bence sonu bir yere varamayacak bu ilişkinin. Fakat hem sevmediğim zaman hem de gözlerimde huzur parçalarına yer veren bu yazarı bir de Çorabımın Teki yazı dizisinde yer vermek ve kararsızlığımı bir defa daha göstermek istedim.

Bendeki İşaret Çocukları şiir kitabı. İçerisinde sevdiklerim;
*Sen Kuş Olur Gidersin Bir Trenle
*Kutsal Mavi Çocuk Şiiri
*Salvo
*Yanma

Sen Kuş Olur
Gidersin Bir Trenle

Uzun bir geçmişimiz var
Hiç yorulmadan
En azından bir kere
eğlenceli beşik

ha biz varız
ha biz maskeli balo
Saygıya durup üstün bir gecede
Bir sır payı katlayıp
sade bir kahveden
Keyifsiz bir detayın hükmüyle
ha biz yokuz
ha biz seferde

Ya bu kez ölenleri görmeliysek
Ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle

Parka dolalım
Park bizi alır önce
Seyrimizden bir sabah kazanır
Eğri fakat daha çok eğrilmez bir şoförle
Sayısız rampaya katlanır
ya güneşten daha zengin
sofraya diz çökeriz
ya sen kuş olur gidersin bir trenle

Oysa sergimize kuşlar gelir uzanır.

Cahit Zarifoğlu

Bir de bugün şiire bu şarkı eşlik etsin istiyorum. Şiirden sonra dinlensin.



Diğer Çorabımın Teki yazıları da burada!
*Çorabımın Teki | 1
*Çorabımın Teki | 2
Share
Tweet
Pin
Share
2 yorum

Yazın en iyi gelen içecek olan kuşkusuz limonatadır. Böyle olunca da sevgili Engineering Vibes blogunun sahibesi bizlere güzel bir etkinliğin kapılarını açmış. Limonatalarımızı yanımıza alıyoruz ve istediğimiz, belirlediğimiz 30 filmi seçip 9 Eylül'e kadar izleyip yorumluyoruz. Filmler 2016-2017-2018 yılları içerisinden seçileceğini de belirtmiş olayım. Eğer etkinliğin detaylarını öğrenmek ve siz de maratona katılmak isterseniz sizi şuraya alalım. Benim listem de hemen yazının devamında! Herkese keyifli seyirler.


  1. Toc Toc (2017)
  2. Fahrenheit 451 (2018)
  3. Terminal (2018)
  4. Ready Player One (2018)
  5. Game Over, Man! (2018)
  6. A Quiet Place (2018)
  7. Every Day (2018)
  8. Game Night (2018) 9/10
  9. Annihilation (2018)
  10. When We First Met (2018)
  11. Maze Runner: The Death Cure (2018)
  12. I, Tonya (2017)
  13. Wonder (2017)
  14. The Breadwinner (2017)
  15. Lady Macbeth (2017)
  16. Carrie Pilby (2017) *
  17. Personal Shopper (2017)
  18. To the Bone (2017)
  19. Rock'n Roll (2017)
  20. Voice from the Stone (2017)
  21. King Arthur: Legend of the Sword (2017)
  22. How to Talk to Girls at Parties (2017)
  23. Darkest Hour (2017)
  24. The 5th Wave (2016)
  25. Tallulah (2016)
  26. Don't Think Twice (2016)
  27. Cafe Society (2016)
  28. Paterson (2016)
  29. Why Him? (2016)
  30. The Great Wall (2016)  6.8/10





Share
Tweet
Pin
Share
12 yorum

Yaşam ile ölümün konu edinildiği, hayatımızın bir yerinde hissettiğimiz o dönüm noktasının verdiği seçimler ve özlemlerimizin bizi bilmediğimiz derinliklere sürükleyeceği bir hikaye Sualtı Kaynakçısı. Jeff Lemire ile güzel bir başlangıç yapmak isterseniz kesinlikle önerebileceğim bir çizgi roman aslında. Direkt önerme sebebim ise benim gibi Güngezgini, İki Kardeşler ve Sıradan Zaferler'i okuyup beğendiyseniz Sualtı Kaynakçısı da tam istediğiniz tatta olduğunu rahat bir şekilde söyleyebilirim. Tam olarak belki yaz mevsimine uymayan bir havası olmasına rağmen hikayenin ve çizimlerin sizi sarması işten bile değil.

Jack küçük yaşlarında babasını gizemli bir şekilde kaybeder. Kaçınılmaz bir şekilde daha sonra babası gibi o da sualtı kaynakçısı olur. Aynı zamanda evli ve birkaç gün sonra da baba olacaktır. Bir gün yine sualtı kaynağı yapmak için dalışa gider ve orada geçmişinin, babasının ona verdiği bir şeyi görür. Bu zaten onu düşünmeden duramayan Jack için bir dönüm noktası olur ve babasının gizemini çözmek için karısından ve çocuğundan uzaklara gider. Tam bir arayış hikayesi. Kayıpların ardından bazen önümüzü göremeyiz. O an sadece öfke, nefret hisleriyle çevriliyizdir. Daha sonradan düşündüğümüzde ise pişmanlıklar ve keşkeler bizi ele geçirir ve bu içten içe bizimle beraber ölene kadar var olur. Onu kabullenmek ve anlamak önemlidir. Hayata devam edebilmek, iyi şeyler başarabilmek sadece bizim elimizdedir. Sadece zamanı biraz durdurmalı ve düşünmeliyiz. Herkes devam ediyorken durmak istemeyebilirsiniz. Fakat inanın biraz zamanı kendiniz için durdurmanız geleceğinize daha rahat karşılayabilmenizi sağlar. 

Jeff Lemire, sizi çizimleriyle adeta sarhoş ediyor. En sevdiğim yanı da bu oldu sanırım. Çünkü okurken bir yandan hikaye akışına hakim olmanızı, o hikayede savrulmanızı ve bu etkiyle beraber üzerinize peri tozu atarcasına tam sayfa bir çizimle adeta kendinizden geçmenize sebep oluyor. Ana karakterle beraber siz de huzursuzsunuz. İçinizde atamadığınız cevaplanmayı bekleyen sorular var. Bunu hissettirebiliyor oluşu muazzam bir şey. Bazı sayfalarda uzun uzun duraklayıp sadece karakterin neler hissettiğini düşünürken buldum kendimi. Zaten çizgi romanın kapağı bile size o huzursuzluğu ve bir sorunun olduğunu belli ediyor. Sualtı Kaynakçısı bu bakımdan suyun altındaki hüznün gelip sizi de sarmasına izin veren bir çizgi roman oluyor.

Bir başka değinmek istediğim konu da çizgi romanın kalitesi. Marmara Çizgi'den çıkan Sualtı Kaynakçısı elinize aldığınızda hissedebileceğiniz bir şekilde kalın bir kapağa sahip. Bunun güzel olmasının sebebi çantada ya da yanımızda götürdüğümüzde hasarı minimuma indiriyor olması. Aynı zamanda sayfalar da bu kalınlığa uyarcasına biraz daha toklar ve ince bir yapıya sahip değiller. Dergi kıvamında çizgi roman okumak yerine gerçekten de bir çizgi roman okuyorsunuz ve bunu daha tasarımdan size hissettiriyorlar. Bu bakımdan Marmara Çizgi'ye bir alkış yollamaktan çekinmiyorum. 


Sualtı Kaynakçısı, diğer birçok çizgi roman gibi renkli çizimler ile tasarlanmamış. Siyah beyaz bir şekilde okuyucuya sunulmuş. Böyle olunca sanırım bir miktar çizgi romanı sevip sevmemeniz  değişiyor. Siyah beyaz formatın seveni de var sevmeyeni de var. Bana soracak olursanız çizgi roman okumaya daha yeni yeni başladığımda garip geldiğini söylemeliyim. Daha sonralarda siyah beyaz formatın hikayelerdeki vurguları daha derinden hissettirebildiğini keşfettim. Bu biraz okuya okuya gelişti diyebilirim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 


Share
Tweet
Pin
Share
8 yorum



Uzun bir zamandır kitaplığımda yer sıkıntısı çekiyorum. Her kitap kurdunun bu sıkıntıdan muzdarip olduğunu görmüşsünüzdür. Haliyle yeni kitaplar gelirken okuduğum bazı kitapları blogumda şu yazıda satmaya karar vermiştim. Maksat hem ucuz ama hasarsız olan kitapları başkalarına da ulaştırmak hem de kitaplığımda yer açılmasını sağlamaktı. Birkaç kitabım böylece satılmış oldu. Hala güncelliyorum. Girip bakabilirsiniz. Bu gün başka bir siteden bahsedeceğim size.

Benim bildiğim kitap satma, takas etme sitesi ukitap isminde bir site vardı. Daha sonra orası ücretli üyelik ile kitap satın almaya dönüştü. O yüzden şimdilerde nasıl bir format izliyorlar bilemiyorum. O siteden hatta birkaç takasım bile olmuştu. Güzel bir yer bakmak isterseniz diye alternatif olarak burada kalsın. Benim geçen günlerde keşfettiğim Hunters of Book'tan söz etmek istiyorum aslında. Gayet kolay bir tasarımı var ve takas yapma seçeneğinden yüz yüze kitabı verebilmeye kadar birçok özelliğe sahip. Oraya da blogumdaki kitaplarımı satıyorum yazısında olanları ekledim. Ekstra kolay kitap ekleme özelliği olduğu için şuan 72 kitabım satış mevcut. Havale ile ücreti aldıktan sonra size direkt kitapları yolluyorum. Tabiki güven problemi illaki oluyor. Fakat uzun zamandır burada bulunuyorum. Bana her yerden ulaşabileceğiniz adreslerim mevcut. O yüzden sıkıntı olmayacağının garantisini böyle verebilirim. Daha önceden de bloga koyduğum kitapları sattığım için de bu konuda güven oluşturabilir.

Sitede aynı zamanda fiyat karşılaştırması da yapabiliyorsunuz. Satıcıların güven puanları mevcut oluyor. Buna göre de karar verebilirsiniz. Kitapların hasarlarına dair bilgi alabileceğiniz mesaj bölümü de mevcut. Güzel, sade ve pratik bir arayüzü var sitenin. Ben oldukça kullanışlı buldum. 

Benim kitaplarıma bakmak için buradan ulaşabilirsiniz. Aklınızda soru işaretleri varsa da buradan yorum bölümünden ya da sitenin mesaj bölümünden yine bana ulaşabilirsiniz.


Share
Tweet
Pin
Share
14 yorum

Epik fantastik hikayesi ve son derece tahmin edilemez karakterleriyle Küller ve Kor Ember Quartet serisinin ilk kitabı. Seriye nasıl başlamak istediğimi hatırlamıyorum fakat D&R'ın 12.90 indirimli standında görünce kendime bir hediye olarak almıştım. İyi ki yapmışım diyorum. Çünkü kitap bende beklediğimin çok çok üstünde bir etki bıraktı. Aslına bakarsanız beklentim bayağı düşüktü bile diyebilirim. Nedeni bu türe olan aşinalığımdan kaynaklıydı. Bu yüzden farklı bir hikaye okumayacağımı düşünmüştüm. Bir de spoiler almamak adına kitap ile ilgili yorumlar da okumadığım için karşıma ne çıkacağını hiç bilmeyerek okumaya başladım ve bum! Harikaydı!


Küller ve Kor, iki farklı kişinin özgürlüğünü kazanmak için verdiği mücadele olarak kısaca özetleyebiliriz. Bunu alt başlıklara ayırdığımızda ise imparatorluk savaşları, rakiplerle olan sınavlar, köleliğin acımasız koşulları ve aileni kurtarmak uğruna göze aldığın riskler olarak sıralayabiliriz. Atmosferi kafanızda canlandırmanız için size şu bilgileri de vermem gerekiyor. Antik Roma havasının hakimiyeti ve üzerine olağanüstü yaratıkların -ki bunlar kitapta fazla üzerinde durulmayarak serpiştirilmiş- geleceği tehdit etmelerini düşünün. Çölün o sıcak ve bayıcılığı ile savaşırken aynı zamanda yönetimdeki yanlışlığa karşı duran ana karakterimiz Elias Veturius sahnedeki yerini alır. Diğer ana karakterimiz Laia ise abisinin Maskeliler tarafından kaçırılmasının ardından ailesinden kalan tek kişiyi kurtarma çabasını okuyoruz. Oldukça dram ve şiddet içerdiğini belirtmeme gerek var mı acaba? Evet...

Laia'nın abisi bir gün Maskeliler tarafından kaçırılır. Tek ailesini de kaybetmek istemeyen Laia ise Direniş'ten abisini bulmasını ister. O sırada köle olarak Komutan'ın yanına getirilir. Böylece Laia'nın kaderi kökten değişir. Elias ise Blackcliff'te mezun olmayı bekleyen bir Maskeli'dir. Başarılı bir savaşçı olan Elias bu sistemi ve onun getirdiklerini reddeder. Yetiştirildiğinden itibaren o asla bir Maskeli gibi düşünemez. Bu yüzden mezun olduğu zaman Blackcliff'ten kaçmaya karar verir. Oradan uzakta başka bir yerde özgürlüğüne kavuşmak ister. Fakat mezuniyet günü geldiğinde bir kahin ona özgürlüğünü istiyorsa kaçmamasını ve maskeli olmasını ancak böyle davranırsa özgürlüğüne kavuşacağını söyler. Elias bundan sonra onu bekleyen kaderine ve Laia'nın kaderine de etki edecektir. Savaşmadan kazanamayacaklarını ikisi de çok iyi biliyordur. Kader ağlarını örmüş onları beklerken onlar sadece özgürlükleri için mücadele verecek ve birbirlerine duydukları çekimi inkar edemeyecektir.

Sabaa Tahir, olay akışından ziyade özellikle kötü karakterlerin acımasızlıklarını en derinden okuyucuya hissettirmeyi başarıyor. Bu bakımdan daha ne kadar kötü şeyler olabilir derken Komutan'ın umursamazca her bir köleye yaptığı şeyleri okuduğumuzda tüylerinizin diken diken olması kaçınılmaz oluyor.


Bir başka konu da ana karakterlerin bakış açılarından anlatması hikayenin gelişimi açısından oldukça güzel olmuş. Elias ve Laia'nın çerçevesinden bakıyoruz ve aynı zaman diliminde ama farklı olaylar olurken sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamıyoruz. Bu bakımdan okudukça daha çok okuyasınız geliyor. Hem hikayenin akıcılığına hem de okuyucunun merakına yenik düşmesine neden oluyor. Bence bu tür kitaplar için olmazsa olmaz etkenlerden biri. Zira kitaptan kopmamanız gerekiyor. Aksi taktirde bir daha bağlanmak zor ve sizi kitaptan soğutmaya yeter de artar.

İkinci kitap olan Gece ve Ateş Epsilon Yayınevinden bu sene şubat ayında çıkmış. O yüzden beklemeden okuyacağım için çok mutluyum. Zira kitabın sonu da bir o kadar merakta bırakılmış. Aslında tam olarak kitap boyunca merak ettiğimiz soruyu ikinci kitapta cevabını vereceğini ve bunu da öyle zorlamasına değil de zaten kendiniz bunu deli gibi isteyeceksiniz tadı bırakmış. Bu tat nasıl oluyor inanın ben de bilmiyorum. Ama siz anladınız bence.

Toparlarsam, kitap bu sene okuduğum epik fantastik türündeki en iyilerden biri oldu. Gönül rahatlığıyla eğer bu türü seviyorsanız, farklı bir hikaye arıyorsanız, tahmin edilemeyen karakterler okumayı özlediyseniz şiddetle tavsiye ederim!

*5/5

Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum
Bu sabah maillerimi kontrol ederken Büşra'nın maili ile karşılaştım. Kendisi Kitapların Senfonisi blogunun sahibesi. Mailde ise bir direnişten söz ediyordu, kitap bloglarının direnişi. Kendisi de şu yazısında açıklamış fakat ben de kısaca değineceğim. Son yıllarda kitap bloglarının kapıları kapatıp kilit vurmasına ve artık bookstagram kavramının devam ettiğini görmek çok üzücü. Halbuki oldukça nitelikli bloglar olmasına rağmen bunların da yok olup gitmemesini düşünüyorum. Bu fikir bende uzun zamandır olmasına rağmen maalesef blogu aktif bir şekilde kullanamayarak bu istediğimi gerçekleştirememiştim. Fakat Büşra bunu bir etkinlik yaparak kitap bloglarına ulaşmayı hedeflemiş. Söylemeliyim ki bu etkinlik ile ulaşabileceğimiz her kitap blogunu desteklemekten büyük bir onur duyarım. Kendimde blogu her ne kadar aktif kullanamasam da hiçbir zaman da tamamen çekip gitmeyi düşünmedim. O yüzden hem kendi adıma bir ayağa kalkış olsun hem de diğer kitap bloglarını da canlandırmayı istiyorum. 

Umarım hala buralardasınızdır, çünkü kitap blogları hep var olmalı! Bir yere kaybolmayın ;)



Share
Tweet
Pin
Share
15 yorum

Kışın sonlarına yaklaştığımız fakat hemen de bahar geliyor diye de açılıp saçılmanın yanlışlığını öğreten şubat eğer bir miktar haber izliyorsanız o halde kar beklenildiğinin de haberinizin olduğu bir ay. Kendi halinde olan bir şehirde yaşayan ben deniz kar yağmasını deli gibi isteyenlerden biriyim. Fakat maalesef istenilen kar tadımlık bir şekilde geldi ve aynı hızla gitti. Halbuki biraz kahve ve kitap eşliğinde camın kenarından seni izlemek ne kadar da huzur verici olurdu! Olsun demekten başka kelime gelmiyor aklıma. Biraz hüzünlü bakışlar eşliğinde yazıya devam edeceğim tabi...

Şubat ayı her ne kadar blogda bir yazı göremeseniz de kitap okumaya devam ettiğim ve aynı zamanda da kendime vakit ayırabildiğim bir ay oldu. Bu yazı dizisini de atlarsam hepten blogu boş bırakmış olacağım için en azından neler okuduğumdan biraz bahsetmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Ayrıca diğer yazacağım yazılar için de motive olmasını diliyorum. Öhüm!

Bu ay toplam 3 kitap okudum. Hepsi de inceydi. Fakat bir o kadar da yarım bıraktığım kitap da oldu. Bunun sebebi ya bölümüm için okumam gereken kitaplara ağırlık vermemden ya da o an o kitabı okumayı bir türlü isteyemeyip kenara koymamdan kaynaklandı. Garip bir aydın şubat aslında. Çaktırmadan yine yapmış yapacağını. Neyse...


  • Mahmud ile Yezida, Murathan Mungan = 5/5
  • Kibrit Çöpleri, Murathan Mungan = 3/5
  • Savaş Sanatı, Sun Tzu = 3/5
Mahmud ile Yezida bir tiyatro eseri. Aynı zamanda Mezapotamya Üçlemesinin ilk kitabı. Daha önceden hiç bir tiyatro eseri okumamıştım. Dersim içim bir tiyatro eseri okumam gerektiğinden bende kalemine güvendiğim Murahtan Mungan'dan bir tiyatro eseri okumaya karar verdim. İyiki de böyle bir karar vermişim. Zira tek kelimeyle bayıldım! Resmen nokta atışı yapmış tabiri caizse hedefi tam on ikiden vurmuş gibiyim. O kadar sevinçli! Niye bu kadar abarttın diye de sorabilirsiniz şimdi... Haklısınız da. Fakat ilk defa bilmediğim bir türden eser okuyacağım için oldukça endişeliydim. Takdir edersiniz ki kitap okumak aynı zamanda doğru kitabı da seçmek demektir. Size en uygun kitabı bulmak oldukça seçici olmayı da beraberinde getiriyor desem yanlış bir şey söylemiş olmam. Bu sözüm yanlış anlaşılmasın tabiki de her türden kitaplar okumak, bilmediğimiz limanlara da uğramak gerekir. Beynimiz aç kurt gibi bizim onu doyurmamızı beklerken onu bu bilinmeyen tatlardan mahrum etmek çok büyük bir saygısızlıktır. Her neyse. Ne diyordum! Mahmud ile Yezida tiyatro eseri okumak isteyen herkese önereceğim bir kitap oldu. Detaylı bir yorum yazmaya niyetli olan ben bu dileğini gerçekleştirmek için elinden geleni de yapacak. Umarım...


Murathan Mungan sevgim kabarmışken ben de kütüphane raflarında kesiştiğim Kibrit Çöpleri'ne de bir şans vermeliyim diye düşündüm. Beklediğimi bulamadım. Fakat kötü bir kitap kesinlikle değil. Kısa kısa yazılmış öyküler içerisinde bulunuyor. Murathan Mungan'ın kalemine aç gözlü biri olarak - o nasıl bir tabir....- kısa yazılmış öyküler bana yetmedi. O yüzden bir sonraki Murathan Mungan'a kadar şimdilik görüşmek üzere diyerek başka bir kitaba yöneldim.

Savaş Sanatı, Hasan Ali Yücel klasiklerinden çıkmış ince bir kitap. Blogda 2018 klasik okuma maratonu etkinliğini paylaştığımı görmüşsünüzdür. O listede kendisi bulunuyordu. Bende şubat ayı okumalarıma eklemek istedim. Pek zevkli bir kitap değildi. Daha çok  savaş öncesi, savaş anı ve savaş sonrası yapmanız gerekenlerin güzel bir dille anlatılmış versiyonu diyebileceğim, altını üstünü fosforlaya fosforlaya kitabı harmanlayarak beyninize servis edebileceğinz bir tatlıydı. Ana yemek olamadan kitap bitiyor. O yüzden sevip sevmemekten ziyade kişinin bu kitaptan ne istediğine bağlı olduğunu düşünüyorum. Yanlış zamanda da okumuş olabilirim tabi...


İzlediğim bir tek dizi vardı. Yolda gezerken elinizin çarptığı herkesin de büyük ihtimal izlediği La Casa De Papel. Yani izleyin falan dememe gerek yok bence. İspanyolca öğrenme isteğinizi getiren mükemmel bir dizi. Daha bir üstü yok herhalde. Zirvede bıraktılar.


Aynı zamanda da çok ilginçtir bir Türk dizisi de izlemeye başladım. O da aynı La Casa De Papel ününde. Ben Sen desem siz Anlat Karadeniz deseniz.... Olsa güzel olurdu. Her neyse evet. Sen Anlat Karadeniz'i ben de izliyorum. Umarım diziyi daha sonraları batırmazlar diyerek dizi konusunu burada bitiriyorum.

Şöyle bir geriye baktığınızda sevimsiz bir şubat ayı görüyorum ben aslında. Bilmem siz de görüyor musunuz? Doğru ve yanlışın kararını veremediğim bir aydı. Bakmayın 3 kitap 2 dizi oluşuna. Şubat ayı çok tehlikeliydi. Yeşil yanana kadar beklemek icap ediyor. Mart biraz beklesin o vakit. 
Share
Tweet
Pin
Share
7 yorum




*Kabullenmek büyük meziyet bence. Bir kere kabullendin mi artık kimse duramaz yokuşunda. Kaçamazsın da zaten. Halbuki karın ağrısı da uyuyunca geçiyor. Neden geçmesin diye uğraşarak bir de biz çelme takıyoruz?

DÜŞÜNGÜ


Herkesin gelmesini bekleme;

Bir kişi gelmeyecek.

Sen alışmayasın diye,

Korkmayasın diye,
Düşünesin diye.

Kendine yetmen için..

Herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
Sen kaçmayasın diye.

Gelenler gitmeyecekmiş gibi..

Doğumlarda ölümlerde
Duyasın diye.

Bildiğini bildirmek için

Bilmeme'yi öğrenmelisin.
Tam kalasın diye.

Hepsinin gelmesini bekleme,

Sen var olasın diye.
Bir kişi gelmeyecek,
Sen, bir olasın diye.

Özdemir Asaf
Share
Tweet
Pin
Share
2 yorum

Şubat demek tatilin bitişi, okulların açılışı, sınavların geri dönüşü ve bu döngünün devam edişi demektir. Şubat, bir mevsimin sonlarına yaklaştığımızın yeni bir mevsimin geldiğinin işaretidir. Ocak ayının dinginliği, uyku mağmurluğu burada son bulur. Tatil hiç bitmesin ister fakat er geç tatile elveda demesini öğreniriz. Çok hüzünlü bir açılışı hak ettin bence şubat. Geriye dönüp ocak ayında neler yaptığıma bir bakalım o vakit;

Bu sene ocak ayında toplam 4 kitap okuyabilmişim. Biri çizgi roman olmak üzere bence gayet yerinde bir sayı. Yılın hedeflerinden biri olan ayda en az 4 kitap okumak şuan için başarıyla gerçekleşmiş bulunuyor. Bir alkış alalım. Neler okuduğuma kısaca bir bakış atarsak eğer:


  • Sandman 4: Sisler Mevsimi, Neil Gaiman = 5/5
  • Doppler, Erlend Loe = 4/5
  • Kabuk Adam, Aslı Erdoğan = 3.8/5
  • Aristo ve Dante Evrenin Sırlarını Keşfediyor, Benjamin Alire Saenz = 3.5/5
*Detaylı yorumlarına kitapların isimlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz. Ayrıca Goodreads hesabımdan neler okuduğuma ve kısa yorumlarıma ulaşabilirsiniz. 

İçlerinde en çok puandan da anlaşıldığı üzere Sisler Mevsimi'ni sevdim. Ocak ayı açılışını en sevdiğim çizgi roman ile yapmıştım. Neil Gaiman'ın oluşturduğu bu kurgu her ciltte daha fazla kendini aşıyor. Çizgi roman okumak isteyenlere gönül rahatlığıyla öneriyorum. Onun dışında Doppler yine konusu itibariyle çok hoşuma giden bir kitap olmuştu. Detaylı yorumunu da en kısa zamanda girmeyi düşünüyorum. Pek yorum yapmayacağım o yüzden. Kabuk Adam'ın yorumu blogda mevcut. İsmine tıklayarak ulaşabilirsiniz. Aristo ve Dante ile kapanışı yaptım. Ele aldığı konu daha güzel işlenebilirmiş. Bu yüzden puanım düşük fakat 3 sene önce okumuş olsaydım büyük ihtimal daha yüksek bir puan verir ve bayılarak okurdum. Detaylı yorumunu da umarım üşenmezsem girerim. Zira okullar açılınca blogu yorumsuz bırakabiliyorum. :( 

Tatilin getirdiği rahatlıkla bu ay film ve dizilere de ağırlık verebildim. Bu yüzden 5 tane film izlemişim ve 3 tane yeni diziye başladım. Birini bitirdim. Ocak ayından önce başladığım dizileri buraya eklemedim. 

FİLM
  • Jupiter Acenting (2015) = 6/10
  • The Open House (2018) = 1/10
  • Captain Phillips (2013) = 8/10
  • The Shape of Water (2017) = 8/10
  • Thor: Ragnarok (2017) = 8/10 

DİZİ
  • The End of the Fucking World (2018 ) 
  • Just Between Lovers (2017 -18 Kore dizisi)
  • Violet Everygarden (2018 - Anime )
The End of Fucking World, bir çizgi romandan uyarlanmış Netflix dizisi. 8 bölümden ve her bölüm de 24 dakikadan oluştuğu için bir oturuşta bitirdim. Başlarda bir garip gelse de sonrasında "Şimdi ne olacak?!!!" diye meraktan bir bakmışım dizi bitmiş. Devamı gelir diyorlar fakat çizgi romanın devamı yok. Bakalım nasıl olacak. Bu kadar iyi olabilecek mi? Göreceğiz. 

Just Between Lovers ise ilk bölümünü izleyip bırakmıştım. Fazlaca dram içerdiği için biraz tırstım. Zaten hayatımızdaki dramlar azalmıyor bir de dizilerle bunu yükseltmeye gerek yok derken diziye yapılan yorumlar, replikleri okudum ve devam etmeye karar verdim. Bence bir şans verin ilerleyen bölümlerde yine pöykürerek ağlayacağımızı hissediyorum fakat bir kere bu bataklığa bulaştık maalesef. Devam edeceğiz. 

Violet Everygarden ise bir anime. Oldukça garip. Konusunu okumadan sadece fragmanını izledim ve başlama kararı aldım. Animelere yavaş yavaş giriş yapıyorum. Bakalım neler göreceğiz. İlk bölümle oldukça etkiledi beni. 


Tv Time uygulamasından izlediğim dizileri takip edebilirsiniz. Kullanıcı adım raggedybook 
Share
Tweet
Pin
Share
16 yorum
"Aslında neler düşündüğümü kendime bile belli etmediğimi düşünüyorum bazen. Bu pek mantıklı değilmiş gibi geliyor fakat bana göre mantıklı. Düşündüğümüzü bilmediğimiz şeyleri düşündüğümüz için rüya gördüğümüze dair bir fikrim var... ve o şeyler rüyalarımızda gizlice dışarı çıkıyor. Belki de çok şişirilmiş lastikler gibiyiz. Havanın kaçması gerekiyor. Rüyalar da böyle."
- Aristo ve Dante Evrenin Sırlarını Keşfediyor, syf 190  

Share
Tweet
Pin
Share
1 yorum


Uzun zamandır blogları takip edemiyordum. Bugün şöyle bir göz gezdirirken Periodic Library'ın şu yayını gözüme çarptı, hatta bayağı dank etti diyebilirim. Başlıktan da anlaşıldığı üzere 2018 yılı içerisinde klasik kitaplar okuyacağımız bir etkinlik olacak. Bu etkinliğin ev sahibesi aynı zamanda blogu ile de yeni tanıştığım Okuyan Muggle. 3 senedir etkinliği düzenliyormuş. Büyük bir başarı bence. Ben de daha önceleri okuma maratonları düzenlemiştim fakat senelik bir etkinlik olmamışlardı. Etkinliğin ana sayfasına gitmek için sizi şuraya alalım. Benim bu etkinlikte okuyacağım klasik kitaplar ise şunlar;

  • Savaş Sanatı, Sun Tzu 3/5* (24 Şubat 2018)
  • Suç ve Ceza, Dostoyevski
  • Karamazov Kardeşler, Dostoyevski
  • Emile, J.J. Rousseau
  • Dava, Franz Kafka
  • Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Victor Hugo
  • Kendine Ait Bir Oda,Virginia Woolf
  • Otomatik Portakal, Anthony Burgess
  • Sisifos Söyleni, Albert Camus
  • Amok Koşucusu, Stefan Zweig
  • Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali
  • Aşk ve Gurur, Jane Austen
  • Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin 5/5* (3 Temmuz 2018)
Kitaplığımda 12 tane klasik var. Bunun haricinde Türk klasiklerini de kütüphaneden ekleme yaparak okuyacağım. Şimdilik bu kadar. Okudukça güncelleme yapacağım. Siz de eğer katılmak isterseniz etkinlik sayfasından bilgi alabilirsiniz. Keyifli okumalar ve bol şans!
Share
Tweet
Pin
Share
15 yorum
*Blogda yeni bir başlık. Bu başlık çorabının tekini kaybeden herkesin. Kulağınızı verirseniz tek kalan çorabın ızdırabını hissedebilirsiniz. 

Müsveddeler - 3 

Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
Yaşlanıyorum penceren her bakışımda
Anna Karenina'yı taklit ediyor zaman,
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

Sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
Bir kelebek gibi kocaman, kara
Pervazlarımda kuruyorlar sonra
Begonya tozlanıyor,
Unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
Annemin temizlik günleri gibiyim
Yorgun, solgun ve beyaz
Kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
Birini çok sevmek gibiyim
Sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
Kestane pişiririz diyoruz kışa sobada
Hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.

Bu şiirden bir bölümü attım
Kilometrelerce uzağa
Tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
Benzin istasyonunda sigara içiyordu bir dize
Havaya uçuracaktı şiirimi az daha.
Attım.
Lokum getirmişti ve kitap,
Ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
Onu da tam buradan attım.
Ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde 
Ölü ya da diri arananlardanım.

Bir Doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma;
"Aramızda uçurumlar söz konusuyken"
Uçurumlarda tenzilat varken hazır
Uçalım, hadi uçalım
Ben nasıl olsa
Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.

Didem Madak 


Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum

Kabuk Adam, benim uzun zamandır kitaplığımda beklettiğim, zamanının geldiğinde beni çağıracağını umduğum bir kitap. 2018 yılının ocak ayında da kitabı bitirdim. Kitabı okumadan önce birçok olumlu yorum okumuş ve beklentimi bayağı yükseklere çıkarmıştım. Bu durum bir kitap hakkında spoiler almasanız bile spoiler etkisi yaratacak kadar hem iyi hem de kötü sonuçlar bırakabiliyor. Bende maalesef kötü bir sonuç bıraktı. Beklentim dağın zirvesindeyken okuduktan sonra dağdan çığ gibi düştüm, ama ölen yok şükür. Yaralananlar acile kaldırıldı. Hadi biraz da acile gidelim.
"Hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı yalnızca."
Aslı Erdoğan ile ilk bu kitabı ile tanışıyorum. Elimde Kırmızı Pelerinli Kent kitabı da mevcut. Yazar "Lire" dergisi tarafından "Geleceğin 50 Yazarı" arasında gösterilmesi ve hayatına göz attığımda bir fizikçi olması bir hayli etkileyici. Aynı zamanda da bu durumlar yazarın kalemine olan ilgimi de oldukça çeken etkenler. Yani sadece yazarı ele aldığımızda bile büyük beklentiler içerisine giriyorsunuz.

Share
Tweet
Pin
Share
6 yorum
Daha Yeni Gönderiler
Daha Eski Gönderiler

Hakkımda

Fotoğrafım
Fatma Başar
Kitap bitirme sayısı artarken gözlük numarası da bundan nasibini almış biri. Aynı zamanda da bir adet taze öğretmen. Buralardaysanız muhabbet etmekten çekinmeyin. *.* kitapsayfalari@hotmail.com
Profilimin tamamını görüntüle

Bu Blogda Ara

İzleyiciler

2024 Reading Challenge

2024 Reading Challenge
Fatma has read 0 books toward her goal of 30 books.
hide
0 of 30 (0%)
view books

Fatma's bookshelf: currently-reading

Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez
Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez
by Kemal Sayar
tagged: currently-reading

goodreads.com

(GÜNCELLENDİ)

Kitaplığımdaki Kitapları Satıyorum!

Uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü gercekleştiremediğim bir şeyi sonunda duyuruyorum sizlere. Kitap kurtlarının vaz geçilmez sorunu o...

Çok Sevilenler

Arşiv

  • ►  2021 (1)
    • ►  Ocak (1)
  • ►  2020 (10)
    • ►  Aralık (2)
    • ►  Kasım (2)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Mayıs (1)
  • ►  2019 (8)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (6)
  • ▼  2018 (18)
    • ▼  Ağustos (2)
      • Hayırsız Torunlar ve Batı Özentiliği || Kiralık Ko...
      • Dört Hafta Bir Ay || Temmuz - 2018
    • ►  Temmuz (4)
      • Çiçek Kadınlar || Siyah Orkide, Neil Gaiman
      • Çirkinin Romanı || Bir Kadın Düşmanı, Reşat Nuri G...
      • Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin | Kitap Yorumu
      • *Çorabımın Teki | Cahit Zarifoğlu
    • ►  Haziran (4)
      • Limonata Tadında Film Maratonu || Engineering Vibes
      • Sualtındayken bile babanı özlersin || Sualtı Kayna...
      • Hunters of Book | Bir kitap satma, takas yapma sitesi
      • Özgür olmak için neleri göze alırsınız? | Küller v...
    • ►  Mart (2)
      • Blogger Direnişi: Güncel Kalabilen Kitap Blogları ...
      • Dört Hafta Bir Ay || Şubat - 2018
    • ►  Şubat (2)
      • *Çorabımın Teki
      • Dört Hafta Bir Ay || Ocak - 2018
    • ►  Ocak (4)
      • "Aslında neler düşündüğümü kendime bile belli etm...
      • 2018 Klasik Okuma Maratonu #kom2018
      • *Çorabımın Teki
      • Karayipler'de Aşk || Kabuk Adam, Aslı Erdoğan
  • ►  2017 (17)
    • ►  Aralık (1)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (5)
    • ►  Nisan (2)
    • ►  Şubat (4)
    • ►  Ocak (3)
  • ►  2016 (71)
    • ►  Aralık (5)
    • ►  Kasım (3)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (8)
    • ►  Ağustos (7)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (10)
    • ►  Nisan (4)
    • ►  Şubat (7)
    • ►  Ocak (20)
  • ►  2015 (80)
    • ►  Aralık (8)
    • ►  Kasım (4)
    • ►  Ekim (2)
    • ►  Eylül (14)
    • ►  Ağustos (28)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (6)
    • ►  Mayıs (2)
    • ►  Mart (4)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (6)
  • ►  2014 (86)
    • ►  Aralık (4)
    • ►  Kasım (2)
    • ►  Ekim (10)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (26)
    • ►  Temmuz (16)
    • ►  Haziran (14)
    • ►  Mayıs (6)
    • ►  Şubat (6)
  • ►  2013 (218)
    • ►  Aralık (4)
    • ►  Kasım (8)
    • ►  Ekim (15)
    • ►  Eylül (17)
    • ►  Ağustos (42)
    • ►  Temmuz (29)
    • ►  Haziran (12)
    • ►  Mayıs (10)
    • ►  Nisan (16)
    • ►  Mart (21)
    • ►  Şubat (28)
    • ►  Ocak (16)
  • ►  2012 (145)
    • ►  Aralık (12)
    • ►  Kasım (12)
    • ►  Ekim (4)
    • ►  Eylül (16)
    • ►  Ağustos (28)
    • ►  Temmuz (18)
    • ►  Haziran (6)
    • ►  Mayıs (13)
    • ►  Nisan (11)
    • ►  Mart (7)
    • ►  Şubat (16)
    • ►  Ocak (2)

Created with by ThemeXpose