• Ana Sayfa
  • Kitap Yorumları
  • Dört Hafta Bir Ay
Fatma Başar. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Goodreads Instagram Spotify

Kitap Sayfaları



Polisiye - gerilim türünü hep severek okumuşumdur. Hatta kitap okumaya da bu tür sayesinde başladım diyebilirim. Nemesis, çok önceleri kitaplığımda var olan fakat okumayı hiç aklıma getirmediğim kitap olması bu söylediklerime biraz aykırı kaçacaktır ama evet doğru. Bu kitabı okuma maceram ise sevgili biricik arkadaşım Ecrin (@petreous) sayesinde oldu. Onun okuduğunu görünce ben de neden bir şans vermiyorum, diye düşündüm. Hem aynı anda okunan kitaplar daha da eğlenceli oluyor. O şekilde bir başlama fırsatım oldu. 

Nemesis, başından itibaren çok akıcı bir kitaptı. Öncelikle bunu ifade edebilirim. Okumaya başlamadan önce şu dipnotu da kendime düşmüştüm: Kitap Harry Hole serisinin 4. kitabı imiş. Bunu bilerek kitaba başladım. Kitap seri ile tam olarak bağımsız ilerlemiyor fakat okuma zevkinizi çok da baltalamıyor. O yüzden eğer okumayı düşünüyorsanız bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta Nemesis'i bitirdikten sonra seriyi de okumaya karar veriyorsunuz. Ben öyle bir kararı verdim açıkcası. 😁

Jo Nesbo, bize Harry Hole maceralarından birine konuk ediyor. Hem de bu bir banka soygunu şeklinde oluyor. Sıradan bir banka soygununun cinayet masası dedektiflerini neden ilgilendiriyor peki? Banka soygunu sırasında oradaki çalışanlardan biri öldürülünce işte devreye Harry Hole ve ekibi ortaya çıkıyor. Burada aynı zamanda Harry'nin eski sevgilisi Anna'dan bir davet de eklenince ortalık biraz karışıyor. Norveç çingeneleri ve profesyonel banka soyguncuları etrafında dönüp duran bir kurgunun hızlı ama bilinmezliklerle dolu hikayesinde bir anda kendimizi buluyoruz. 

Açıkcası kitapta sevmediğim bir nokta oldu. O da karakterlerin neredeyse hiçbirini sevmedim. Ana karakter dahil. Beate Lönn hariç. Kendisindeki özel bir yetenek sayesinde aslında birçok davanın çözülmesini de sağlaması ve aynı zamanda da babasının da ünlü bir dedektif olması onu bu sektörde hızlı bir başlangıç yapmasını sağlamış. Kısa boylu ve sarışın bir dedektif olan Beate, Harry ile beraber güzel bir ekip oluşturuyorlar. 

Sevmediğim bir başka kısım da kitap 516 sayfa ve olaylar son anlara kadar çözülmüşse bile çözülmemiş bir şekilde duruyor gibi. Katili tam buldular diye düşünüyorsunuz fakat katilin ya da cinayetin durumu hala askıda. Hatta katili tahmin ettiğim birkaç kişi vardı. Fakat onlar da çıkmayınca, ee hikaye devam ediyor ne olacak acaba? Okurken "Hadi ama artık!" dediğimi hatırlıyorum. Biraz sürüncemeli bir kitap okuyor son sayfalar.

"İnsan beyni geçmişi şaşılacak ölçüde yanlış canlandırıyor. Sanki korku gözlüğünü takıyorlar ve bu gözlükten bakınca bütün soyguncular daha uzun boylu ve siyah görünüyor; tabanca sayısı artıyor ve saniyeler uzuyor. Soyguncu işini bir dakikadan biraz fazla sürede halletti ama girişin en yakınındaki vezne görevlisi Bayan Breanne o adamın bankada yaklaşık beş dakika kaldığını söyledi. Ve adamın boyu 2 metre değil, 1.79. " 

Genel anlamda ise kitabın havası ve oluşturulan kurgu gerçekten tatmin ediyor sizi. Harry Hole karakteri aslında başlı başına bir bilgi topu. Her anlamda bir bilgisi var. Antik yunan felsefelerinden bahsederken okuduğunuzda çok hoşunuza gidiyor aslında. Bir yandan çingene kültürüne ve soyguncuların babası sayılan adamlarla konuşurken bir yandan da Harry Hole'un kişisel hayatındaki problemleri ve soygunla olan bağlantılarını okumak gerçekten çok hoşuma gitti. Her ne kadar karakterleri sevmemiş olsam da bu hikayedeki konumları onlardan bir şekilde kopamıyorsunuz. Bu yüzden Jo Nesbo aslında zor olan bir şeyi de başardığını görüyoruz. Sevilmeyen, belki de kötü olan karakterlerin de kurguda nasıl ahenkle devam edebildiğini okuyucusuna kabul ettiriyor.

Kitaptaki ilişkiler ağında bazen kafam karışmış olsa da karakterlerin isimleri fazlaca geçtiği için daha sonra kendinizi karakter çözümlemesinden ayırıp kurguya bağlanabiliyorsunuz. Nemesis kolay okunabilir bir kitap oldu benim için. Kolay, akıcı fakat bazen sinir bozucuydu. O yüzden bunların toplamında bir değerlendirme yaptığımı söyleyebilirim. Yazımın başında seriyi devam ettirmek istediğime değinmiştim. Bunu umarım yakın bir zamanda okurum. Hikayeyi her ne kadar Harry Hole'u sevmesem de devam ettirmek istiyorum. Polisiye - gerilim seviyorsanız bu kitap belki eski bir kitap olmasına rağmen yine de bir şans verip okumanız gerektiğini düşünüyorum. 

Polisiye - gerilim türü hakkında neler düşünüyorsunuz? 
Önerebileceğiniz yazarlar var mı? 
Yorumlarda görüşelim. 
Sevgiler, 
Fatma

-------------------------------------------
Fatma, Fatma! Sana ulaşmaya çalışıyoruz, yahut fatma o kadar kitap okuyorsun bir goodreads hesabın yok mu takip edelim, o da olmadı instagram ve spotify hesapların neler, nerelerde aktifsin, gibi sorularınıza yanıt olarak aşağıya bilgi kutucuğuna başvurabilirsiniz! Öptümm. 💛

Mail: kitapsayfalari@hotmail.com
Goddreads: raggedybook
Instagram: @raggedybook_
Spotify: raggedybook

Share
Tweet
Pin
Share
8 yorum




Naif hikayeler okumayı her zaman çok sevmişimdir. Özellikle de sonbahar aylarında bu hikayeler insanı hem gönülden yakalıyor hem de klasik bir cümle olabilir ama okuduktan sonra sıcacık bir his bırakıyor ardında. Bilemiyorum. Ben çok sevdim Mücella'yı ve onun etrafındaki insanları. Nazan Bekiroğlu karakterleri o kadar güzel seçmiş ki etrafınızda bu karakterleri ve daha nicesini bulabileceğiniz bir insan kataloğu sunmuş adeta. İnsan kataloğu. Kaba bir tamlama oldu gibi ama başka bir şekilde tarif edemiyorum şuan. Pat diye konuya ortadan giriş yaptım galiba. Ama buna değen bir kitap olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. 

Öncelikle Mücella'yı okumaya nasıl karar verdim ondan başlayacağım. Kpss çalışırken uzaktan eğitimden de yararlandım. O sıralarda Yeni Türk Edebiyatı dersimize giren İlyas hocamın ders aralarında kitap tavsiyeleri oluyordu. Bu kitap da o tavsiyelerden biriydi. Mücella. Canım hocamın tavsiye ettiği kitap. Kendisine buradan da teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki okuyun demiş ve almışım. Nazan Bekiroğlu zaten İlyas hocamın da üniversite hocası imiş. O bakımdan da ayrı bir yeri var kendisinin. Nazan Bekiroğlu Mücella'yı 2015'te yazmış/yayınlamış. 2015'ten öncesinde ise ilk kitabı olan Nun Masalları'nı kaleme almış. Daha sonra sırasıyla yine Şair Nigar Hanım, Halide Edip Adıvar incelemelerini yazmış ve hikaye, deneme, inceleme derken roman türüne de giriş yapmış. Popüler kitaplarından olan La: Sonsuzluk Hecesi, Nar Ağacı kitaplarından sonra Mücella gelmiş. Burada bir küçük dipnot vermek istiyorum. Kendisinin aslında bolca inceleme ve deneme eserleri olan bir yazar. Ama roman türündeki başarısı bence en dikkat çekici nokta. En azından roman dünyasında bu şekilde bir izlenimi var. Diğer türdeki yazdığı eserlerine de bir göz atmak isteyenler olabilir. Ben şimdilik detaylara yer vermeden Mücella'ya dönmek istiyorum.

Mücella'nın ilk sayfalarında aslında acı bir haberle karşılaşıyoruz. Mücella'nın hikayesini bizlere Nazlı üniversitenin yarıyıl tatilinde evine döndüğü zamandan itibaren anlatmaya başlıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarına geri dönüyoruz. 1920'lerden 1960'lara kadar zamanı romanda görmekteyiz. Başlangıç kısmı bana göre çok acı bir haberle başlamış olsa da daha sonra kurgunun bu şekilde yapılmasını mantıklı buldum. Takdir ettim. Hikayeyi bitirdiğinizde ilk kısımlara hatta geri dönmek isteyebilirsiniz. Karakter tablosu çok geniş olan Mücella'da sizin de bir şablon oluşturmanız gerekebiliyor. Ben kendime özel şu şekilde bir şema çıkarmıştım fakat kitabı okudukça karakterleri özümsedikçe tabloya gerek kalmıyor. 



Karakterlerden bahsetmişken kitapta olduğu gibi ilk olarak Mücella'nın annesi olan Neyyire Hanım'dan bahsetmezsek ayıp olur. Trabzon'da küçük bir bahçesi olan müstakil bir evleri olan Neyyire Hanım Tevfik Efendi ile yaşamaktadır. Oğulları Tahir'den 12 sene sonra sanırım Mücella doğacak fakat bu doğumu Tevfik efendi göremiyor. Kendisi Zonguldak'ta bir maden işçisi olduğu için bir gün bir maden kazasında vefat ediyor. Böylece Mücella ve abisi babasız büyüyür. Bu yüzdendir ki Neyyire hanım biraz daha katı bir tutumla çocuklarını yetiştirmeye çalışıyor. O sıralar her evde elektiriğin olmadığı zamanlarda yani gaz lambaları eşliğinde çocuklar büyüyor. Bir de Neyyire Hanım'ın abisi de Tevfik Efendi'nin kaderiyle aynı sonda vefat edince abisinin hanımıyla iyice yakınlaşıyorlar. Kuzeni olan Filiz ile kaderleri aynı olan Mücella onunla beraber büyüyor. Filiz biraz daha modern şekilde büyürken Mücella evde annesinin küçük hamarat kızı olarak mahallede anılmaya başlıyor. O kadar ki o sahneleri Nazan Bekiroğlu çok iyi anlatmış. Bütün o ev ile bahçe arasında kalan Mücella'nın hayattan bir haber büyümesi ve gelişmesini her saniyesini siz de okurken görebiliyorsunuz. Bu hikayede birkaç karakter daha var ama karakter analizlerini anlatmaktansa olayı sadece Mücella üzerinde tutmak istiyorum. 

Mücella, Filiz'in evliliğini, anneliğini ve o hayatının gölgesinde yaşamaya devam ediyor. Evlenmeden evleniyor ve Filiz'in çocuklarına bakarken anne oluyor. Aslında hep evlilik hayali olan Mücella bu hayalini yaş arttıkça daha da kaybetmeye başlıyor. Bu noktada uzak akrabalarının birkaç olayı olmasından kaynaklı hepten kendi hayatını ikinci plana atıyor Mücella. 

Mücella'nın bu kendinden vazgeçmesi ve başkaları için yaşaması durumu beni kitapta çok etkileyen noktalardan biri aslında. Çeyizleri hazır beklerken annesinin cici kızından öteye gidemiyor. Herkes hayatına devam ederken cam bir paravan varmışçasına uzaktan izleyerek hayatını geçiriyor. Herkesin hayatına dokunuyor ama bir kendi hayatında ilerleyemiyor. Mücella mutlaka çevremizde ya da yakınımızda birine benzeyen bir karakter bence. Romanın içindeki diğer kişiler de mahallenizde akrabalarınızda bulabileceğiniz kişiler. Belki de bu yüzden bu kadar çok etkiliyor insanı. Çok fazla doğum ve ölüm görürken aynı zamanda da çok drama şahit oluyor Mücella. Onun için üzülüyorsunuz ama elinizden bir şeyler gelmeyince daha çok kahroluyorsunuz. 


2020'de belki çok fazla kitap okuyamadım fakat bu yıl ve daha sonraki yıllar da unutmayacağım harika bir kitap okumuşum diyorum şimdi. Çünkü romanın atmosferi bile sizi o yıllarda yaşayanları özellikle çok etkiliyor. O dönemlerin çok partili hayatını, siyasi olaylarını ve savaşlarına değinen Mücella romanı aynı zamanda da radyonun, elektriğin önemini, bakkalların ve en önemlisi de fakir insanların yaşamlarını bir nebze de olsa değinmesi, o zorlukları okumak, karakter bazında hissetmek çok farklı duyguları yaşatıyor sizlere. Okuyup da pişman olacağınızı hiç sanmıyorum. Belki bu zamanlar özellik de kış aylarında okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Çok fazla diyecek şey var ama sizi fazla sıkmadan yorumumu burada sonlandırıyorum. Yılın kitabını okumuş olmaktan dolayı çok huzurluyum. Nazan Bekiroğlu ile taanışma kitabım Mücella'yı ne olur siz de okuyun. Fazla söze de gerek yok. Sadece ilk sayfasına denk gelirseniz okumayı kesemeyeceğiniz nadir kitaplardan biri Mücella. 

Sevgiler,
Fatma
Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum


2020 yılının ekim ayına bugünden itibaren girmiş bulunuyoruz. Elimde Şule Gürbüz'ün Kambur kitabı vardı. İnce bir kitap olmasından dolayı da hemen okunabileceği düşüncesiyle almıştım. Ama araya başka kitaplar ve dersler girince devam etmemişim. Neyse ki bu gün evet tam da bu yorumu yazdığım gün bitirdim. Kısa ve başlıktan da anlaşılacağı üzerine monologlardan ve günlüklerden oluşuyor. Böyle bir kitap olduğunu hiç bilmeyerek alıp okumaya başladım haliyle. Aslında okumaya Öyle miymiş? kitabı ile başlamak istiyordum ama o kitabın çok fazla pahalı olması beni bir tık geriye çekti tabi. Ama Şule Gürbüz hala okumak istiyordum. Ben de ilk kitabı olan Kambur ile başlamak istedim. İyi mi yaptım bilemiyorum. Ama ondan önce Şule Gürbüz hakkında biraz araştırma yaptım. Bunları kısaca paylaşmak istiyorum.

Şule Gürbüz, 1974 yılında doğmuş, İstanbul Üniversitesi'nde sanat tarihi ve Cambridge Üniversitesi'nde ise felsefe eğitimi almış. Bunları okuyunca gerçekten şaşırdım ama bir bakıma da onun eserlerinin kaynaklık ettiği temel taşların nerelerden geldiğini öğrenmiş oluyorsunuz. Zaten yazarların hayatları eserlerine mutlaka yansıyor. Daha sonra beni çok çok şaşırtan asıl olayına geliyorum. Saat tamirciliğinde ustalaşmış. 1997 yılında Dolmabahçe Sarayı'nda bu ilgisini ilerletmiş ve internette yazdığı bilgilere göre hala Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesinde çalışmakta imiş. Benim saat ve zaman kavramlarına karşı aşırı bir ilgim ve bunlar üzerine kafa patlatmışlığım vardır. O yüzden Şule Gürbüz'ün de bu kulvarda ilgisinin olması beni aşırı şaşırttı ve daha fazla yakın hissetmemi sağladı açıkçası. Kambur hakkındaki düşüncelerime geçmeden önce bu kısmını özellikle anlatmak istedim. Fotoğraflardan da çok tatlı bir yazar olduğunu görebiliyorum ama Kambur'u nasıl yazdı bilemedim doğrusu. Hadi ona da bir değinelim. 

Çerçi Sanat ile bir söyleşisinde yazarlığı ile ilgili şu cümleleri dile getirmiş;

"Yazmak, çok şahsi tümden kendimle ve zihnimle ve oradakileri daha ne kadar orada tutacak, tasnif ve tadil edecek ya da artık ortaya çıkaracak halde oluşla ilgili. Hali ile böyle bir şeyin ritüeli benim için yok. Yazmak gündelik bir iş değil, her şey olup bittiğinde ve düşüncemle aramda artık başka bir şey kalmayınca yaptığım bir şey. Ama okumak, notlar almak, düşünmek, tartmak her günün işi." (Alıntıladığım kaynak) 

Söyledi gibi yazmak şahsi bir olay ve insanın kafasında neler geçip de kağıda aktığını bilemiyorsunuz haliyle. Bu da bizim okuma şevkimizi arttırıyor desem yalan olmaz. Kambur, Şule Gürbüz'ün ilk kitabı ve daha çok küçük yaşta -18 yaşında iken- yazmış. Bunu da şu sözlerle açıklamış yine aynı söyleşide;

"Ben Kambur’u 18 yaşımda, bir yazarlık kariyeri duygusunda değil kendi o vakit ki duyuşum, aklım ve bakışımla yazdım; yazmaya, elimde bir şey tutmaya ihtiyacım vardı. Sonrasında tahsil ve kendimle kaldığım zamanımda ve mekanik saat ustası olmakla geçen ömrümün bu devamında kendi bakışımı, hayatın içimde aldığı manayı, doğru düşünüp tartmayı kendime yerleştirmekle meşgul oldum." 


Bu söyleşideki cümlelerinden sonra aslında tamamen kızgınlığım geçti. Çünkü evet okuduktan sonra kızgın bir halde bıraktı beni. 18 yaşında nasıl birisiydiniz bilmiyorum ama ben hatırlıyorum ve o yaşlardaki psikolojim ve her şeye bakış açımla şuan ki arasında çok çok fark var. Özellikle üniversite insanı olduğunuzda değişmeyi de kabul ederseniz şayet e18 yaşınızdaki benliğinize ufaktan da olsa veda ediyorsunuz. Her neyse ben Kambur'da da aynı ruh halimi gördüm diyebilirim. Karamsar bir bakış açısıyla bölük pörçük kafa karışıklarının toplanmış hali gibiydi Kambur. Daha sonra araya yine yazarın kendisinin düşünceleri olduğunu düşündüğüm günlük sayfalarından kesitler geliyor. Kesitler diyorum ama aslında bir iki cümlelik yazılmış sayfalar diyebilirim. Buraları okurken tarihlere özellikle dikkat ettim. Günlüğün asıl olayı zaten tarihlerdir bana göre. Tarihler zamanın akışını somutlaştırır. Bu yüzden de eğer günlük tutuyorsanız o tarih ve o yazılanların eşleşmesi muazzam bir duyguyu ardınızda bırakmanıza neden olur. Ama bir iki cümlelik yazılar pek de bağ kuramamanıza neden oluyor aslında. 

Birkaç altı çizilesi cümleler vardı. Onlardan birkaçını paylaşmak isterim izniniz olursa. (Evet dediğinizi varsayarak eklenmiştir.)

"Kendim hariç her şeye uzağım ve çok kişiyi öldürdüm; kafam, cinayetlerle dolu." (syf. 86)

"Benim gökyüzüm delinmedi; delinen, anlar ve zihnimin saydamlığı." (syf. 86)

"Ama ne söylersem söyleyeyim, ne çalarsam çalayım, bu kamburu yüklendiğim için oyunbozan oluyorum." (syf. 87)


Sanırım Kambur benim için kötü olsa da Şule Gürbüz okumaya devam edeceğim. Çünkü saat tamirciliğine ilgi duyan birinin kaleminden daha neler çıkmış merak etmeden duramıyorum. Tanpınar da zaman ve saatçilik üzerine kafa yoran bir insandı. Onun kitapları da kapalı anlatımlara ev sahipliği yapıyor. Fakat bu demek değil ki kötü bir yazar. Canım Tanpınar aşkım ve belki de ilerleyen eserlerinde Canım Şule Gürbüz olacak. Kim bilebilir. Bence son bir alıntıyla sizi uğurlamak hoş bir kapanış olacak. Şimdiden güzel bir ay geçirmeniz dileğiyle. Güzel yorumlarınızı beklerim. Sevgiler, Fatma

"Sanırım yaşayabilmenin bir yolu da, kötü alışkanlık denilip yaka silkilen şeylerden kendizie uygun ola birine saplanmak, bir şeyin tiryakisi olmaktır." (syf. 25)

Share
Tweet
Pin
Share
6 yorum
      

        Merhaba! Hoş geldiniz. Kitap Sayfaları tekrar bir kitap yorumu görecek mi bilemiyordum. Açıkcası bu durum benim hayatıma bağlı olarak geliştiği için beni suçlamanızı makul bulacağımdan hiç kuşkunuz olmasın. Nasılsınız? Ben oldukça ve tam anlamıyla kafam karışık olarak hayatıma devam etmekteyim. Uzun zamandır aldığım kararlar doğrultusunda ilerliyordum. Fakat bloguma olan özlemim bir yerde beni durduracağını hiç düşünmemiştim. Evet! Seni çok özledim Kitap Sayfaları! Kaç yaşına girdin ama hala benim küçük yavrumsun. (Anneler beni anlayacaktır. *.*) Öhüm buraya ağlamaya gelmedik. Ağlayacak olanlar biraz sonra okumaya devam edebilir. Her neyse. Umarım herkes burada olmasa bile yeni bir yorumu okurken benim kadar heyecanlıdır. Ayrıca yeni gelen okuyuculara da hoş geldiniz demeyelim mi? Mantık olarak onlar mı bana ben mi onlara hoş geldiniz diyeceğim hala bilmiyorum fakat bence ev sahibi demeli... Umarım bu özlem dolu girişten sıkılmadınız. Çünkü eğer sıkıldıysanız hemen yoruma geçiyorum. Biliyorsunuz vakit nakittir!

        2020 senesinde okuduğum üçüncü kitap Macbeth oldu. Diğer iki kitap Kızıl Yükseliş ve Felsefe Taşı idi. Zaten Kızıl Yükseliş'in yorumunu blogda yazdım fakat ikinciye okuduğum için belki biraz farklı bir bakış açısıyla tekrar yorum yazabilirim. Felsefe Taşı ise -biliyorum şaşırdınız- en sonunda alıp okuyabildiğim Harry Potter serisinin ilk kitabı. 2019'un sonlarına doğru başlamış ve anca bitirme fırsatım olmuştu. Eh fark ettiğiniz üzere çok az kitap okuyabildiğim dönemlere girmişim. Bu konuya daha sonra konuşabiliriz. 


          Macbeth, okuduğum ilk Shakespeare kitabıydı. Genelde tiyatro okumaları pek fazla tercih etmiyorum. Ama okuduğum diğer tiyatrolar da çok çok keyif aldığım için tiyatro okumaya her zaman açık bir okuyucu oldum. Bu yüzden Macbeth ile de yollarımız kesişmiş oldu. Öncelikle tiyatro çok kısa geldi bana. Fakat oldukça keyif aldığım bir okuma deneyimi yaşadım diyebilirim. Shakespeare'in şiirsel bir dil ile yazmış olduğu bu eseri gerçekten okuma deneyiminizi bir çıta yükseltiyor.

         Shakespeare'in ilk yazdığı oyun Titus Andronicus olarak biliniyor. Daha sonra Hırçın Kız adlı tiyatrosuyla kendi adından söz ettirmiş. Fakat hala Macbeth'i yayınlamıyor. Bu oyunundan önce bir sürü oyun daha yazmış bizim Shakespeare. Hatta çok ünlü olan Romeo ve Juliet, Bir Yaz Gecesi Rüyası,  Hamlet ve Othello adlı eserleri Macbeth'ten önce yazılmış. Ben bunların daha önce yazıldığını bilmeyerek biraz da bilgisizce sıra göz etmeksizin başlamış bulundum. Macbeth'in yayınladığı tarih 1606 imiş. Bu da bizi o yıllarında tarihine ışınlıyor istemsizce. Hemen bu bilgilerden yararlandığım tezden alıntı yaparak konusunu şöyle açıklayabiliriz: Macbeth, 1606’da sarayda oynanmak üzere yazılmış, İskoçya tarihini ön plana çıkaran ve korkunç bir komploya kurban giden hükümdarın katlini konu almıştır. Macbeth aslında Shakespeare'in dört büyük trajedisinin sonuncusu ve en kısasıymış. Tiyatroyu okumaya başladığınızda sizi hemen bir aksiyon karşılıyor. Burada ilk karşılacağınız "cadı grubu" benim en etkilendiğim sahnelerin başrollerinden biriydiler. Kralımız Duncan, Macbeth'in başarılarını duyunca hemen ona mukafat olarak bir yer vermesi ile devam ediyor oyun. Ama işler cadı grubunun gelecekten haberler vermesi ile karışınca Macbeth'in - o soylu kahramanın-  aklı karışıyor. Tıpkı parayı bulup da zenginleşen insanın kendini kaybetmesi gibi. Bundan sonra Macbeth ve karısı Lady Macbeth olayları ışık hızında değiştirerek kendilerini taht mücadelesinde buluyorlar. Okuyunca siz de ışık hızında olduğunu göreceksiniz. 


         Olay akışının bu kadar hızlı bir şekilde işlenmesi beni bir miktar üzdü açıkçası. Sadece birkaç tiyatro okuduğum için kıyaslama yapacak derecede incelemem olamadı maalesef fakat bir tiyatro metni okurken en azından karakterlerin kişilikleri yahut bir miktar olay akışının uzun olmasını beklerdim açıkcası. Bunların dışında Shakespeare tiyatroyu adeta bir şiir havasında yazdığı için ise kendisine hayran olduğumu belirtmeliyim.  Macbeth karakterine daha farklı bir karakter olarak düşünüyordum fakat okuduktan sonra tamamen yanıldığımı gördüm. Burada sevdiğim bir karakterde ziyada rolleri açısından cadıların olduğu kısımlar daha hoşuma gittiler. Tabi bir de Kral Duncan da ayrı bir yeri oldu bende. 

         Geçen günler Goodreads'te Shakespeare'in bir başka tiyatrosunun incelemesini yapan bir kullanıcının yorumuna denk geldim. Onun yorumlarında okuduğu tiyatronun yazılış sırasına göre değil de tarihsel sıralanışını takip etmek isteyenlere özenle sıraladığı bir liste bulunuyordu. Onu da buraya ekleyeyim. Yorum için tık!

         Son olarak eğer Shakespeare okumak istiyorsanız ve biraz endişeleriniz var ise ilk olarak Macbeth'i tercih edebilirsiniz. Fakat ben illaki yazılış sırası ile ilerlemek istiyorum diyorsanız da o sizin bileceğiniz bir iş tabii. Macbeth benim için sade ve akıcı giden aynı zamanda da şiirsel anlatımıyla mest eden bir tiyatro eseri oldu. Bir başka Shakespeare tiyatrosu elime geçene kadar kendisiyle vedalaşıyorum. 

         Siz daha önce Macbeth'i okumuş muydunuz? Önerebileceğiniz tiyatrolar varsa çok mutlu olurum. 

Güzel ve sağlıklı günleriniz olsun, 
Fatma


İncelemeyi yazarken yararlandığım kaynak;
DAĞISTANLI Ayşe, WILLIAM SHAKESPEARE’İN MACBETHOYUNUNUN İNCELENMESİ VE GIUSEPPEVERDI TARAFINDAN OPERAYADÖNÜŞTÜRÜLMESİ
Share
Tweet
Pin
Share
6 yorum


Hani bazen çok fazla sevdiğiniz bir kitap olur ve onu nasıl yorumlayacağınızı, önereceğinizi bilemezsiniz ya, ha işte tam olarak öyle bir kitabın yorumuyla karşınızdayım. Öhüm! Sadece okuyun, diyerek kaçabilirim şuan....

"Olağanüstü başlayan bir olayın gene olağanüstü bitmesi gerekir."

Zamanımızın Bir Kahramanı, İletişim Yayınları'ndan çıkmış ve benim de ilk defa yazarıyla tanışma fırsatı elde ettiğim bir roman. Yazarların Rus olmasından mıdır nedir, hiç kötü bir kitap okumamışımdır. Rusların roman yazmak için ayrı bir becerisi var sanırım. Lermontov, Zamanımızın Bir Kahramanı'nda bize bir hikaye anlatıyor, fakat bu hikayenin içinde de bir hikaye mevcut. İlk olarak kitaba başladığım zaman kafamın çok fazla dağıldığını söyleyebilirim. Çok fazla Rus isimleri görmeye alışık olmayınca, eh bir de bahsettiğim hikaye içinde hikaye olması sebebiyle, bana yardımcı olması için küçük bir deftere karakter tablosu çizmem gerekti. Aslında Suç ve Ceza gibi çok fazla karakter yoktu, bunu da belirtmem gerek. Zira yanlış anlaşılmak istemeyiz.

İlk sayfada bir anlatıcı ve yanında da muhabbet ettiği ve ikinci hikayemizi anlatan Maksim Maksimiç yer alıyor. Bu ikilinin sohbetinden yola çıkarak Maksim Maksimiç'in asıl adamımız olan Grigoriy Aleksandroviç ile geçmişte karşılaşmalarını ve onunla olan anılarına yolculuk ediyoruz. Ben hikayeyi iki kısıma ayırma gereği duyuyorum. İlk kısımda Maksim Maksimiç'in Grigoriy ile olan anısına değinirken, ikinci kısımda ise Grigoriy'in günlüğünü alan Maksim Maksimiç'in yayınlamasıyla okuyucuya sunduğu bölüm yer alıyor.

İlk kısımdaki hikaye ile sadece bitirseydi yazarımız, oldukça beğenirdim. Fakat ikinci kısıma geldiğimizde tamamen değişen ve romanın günlük formatına dönmesini biraz garip bulduğumu dile getirmeliyim. Hatta okurken ikinci kısma gerek var mıydı diye düşündüm. Lermontov ise eğer konuşabilseydi bana sus ve okumaya devam et derdi muhtemelen. Ki iyi ki de öyle yapmışım, çünkü ilk kısımda anlatılan Grigoriy nam-ı değer Peçorin'in o kaba ve anlaşılmak imajı daha da çeşitleniyor. Karakteri okurken hayatımda tanıdığım birine de çok fazla benzerlikleri olduğunu düşünerek okumaya devam ettim açıkçası.
Peçorin, girdiği ortamlarda çok fazla kaba olan ve insanlarla olan muhabbetlerini bir şekilde mutlaka üstün gelmeye çalışan, ama aynı zamanda da oldukça zeki ve uyanık olan bir asker. Kendi sözleriyle hayatında sadece iki kadın etki etmiş. Birini ilk kısımdaki hikayede okuyoruz. Burada şunu da ifade etmem gerekiyor. İlk kısımdaki zamanı okurken, ikinci kısımda olanlar çoktan geçmiş, bitmiş anılardan oluşuyor. O yüzden Peçorin'in Bela ile ilk kısımda tanışması ve ardındaki acı sondan sonra aslında Peçorin'i anlamlandırmamız bir miktar zor oluyor. Kötü bir karakter diyemeyiz, fakat çok farklı kişiliğiyle oldukça okunası olduğunu düşünüyorum.

İkinci kısımda Peçorin'in sevdiği kadınla tanışıyoruz. Vera, Peçorin ile tutku dolu bir aşk yaşamış, fakat bunu evlilikle bağlayamamışlar. Vera ile aşklarını okurken aynı zamanda da prenses Meri ile de flörtleşmesini de okuyoruz. Meri aslında tamamen farklı bir durumda Peçorin ile tanışıyor. Kitabın sonlarına doğru bu ikilinin nasıl bir ilişki içinde kaldığını göreceksiniz.

Lermontov, hikaye içinde hikaye anlatımıyla aynı zamanda da günlük türünü de kitabın içine yedirmesiyle okuyucuya çok fazla şey vaat ediyor ve bunu başarıyla yaptığını düşünüyorum. Romanın akıcı işleyişi ile ve oluşturulan karakterin merakla beklenen hamleleriyle, beni benden aldı. Yeni bir yazar olması ve üslup farklarını bir kenara attığımda hikayenin sadece özü bile Lermontov okumaya devam etmem için yeterli. Mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Özellikle de eylül ayı için çok güzel bir deneyim olabilir. Soğuk ayların kitabı kesinlikle.

Fatma
Share
Tweet
Pin
Share
16 yorum



Dino Buzzati ile tanışma kitabım Tatar Çölü ile oldu. Oldukça farklı bir roman kendisi. Dino Buzzati'nin üslubu da öyle aslında. Kendisini hemen belli ediyor. Goodreads platformunda Oldtimer - Klasik Okuma Grubu'nun ağustos ayı için seçtiği kitaplardan biriydi Tatar Çölü. İletişim Yayınları'ndan basılan Tatar Çölü, Giovanni Drogo'nun Bastiana Kalesi'ne tayini çıkmasıyla başlar. Kale oldukça izbe bir sınırda ve iç karartıcı bir mekana sahiptir. Buraya gelen her asker buradan olabildiğince çabuk kaçmak ister. Çünkü kaleye neredeyse hiç saldırı yapılmamıştır. Arka tarafı çöl olan kalenin aynı zamanda da şehir merkezine yani insan yaşamından da bir o kadar uzak konumu nedeniyle de tercih edilmez. Ama Giovanni Drogo kaleye geldiği zaman içindeki askerlerle beraber ortama ayak uydurmayı öğrenir ve bir süre sonra da gitmek istediği kaleden artık vazgeçemez olur. Olay sadece burada kalsa iyidir. Teğmen Drogo aynı zamanda bu iç karartıcı kaleyi savunmayı, düşman ile çarpışmayı ve görevini hakkıyla yapmayı da istemektedir. Bu da bizi diğer bir konuya götürüyor. Düşmanlar yani Tatar'lar ne zaman gelecekler? Kaleyi ne zaman savunacaklar? Bu soruları ve birkaç alt metinle Tatar Çölü biz okuyucuların okumasını bekliyor.

Dino Buzzati, Tatar Çölü ile aslında çok farklı bir konuya da parmak basıyor. İnsan evinde yahut klasik memuriyet hayatında olup beklediğimiz fırsatların aslında bizim kendimizin engellediğine, bunun yanı sıra monoton hayatlarımızdan kopmayı istesek de bu gücün bir yerden sonra insanın içinde sönerek kaybolmasına ve insanın kendi içindeki çöküşünü anlatmış. Yıllar geçerken biz de sayfaları çeviriyoruz olayla beraber. Hem Drogo'nun bu içindeki monotonluğun ölüşünü okuyoruz hem de onun içsel bunalımını ve düşmanla hesaplama isteğini, karakterler üzerinde inceleyebiliyoruz.

Kitabı bitirdikten çok sonra bu yorumu yazmam çok iyi oldu. Zira ben kitabı bitirdiğimde kitap beni pek tatmin etmemiş, sevememiştim. Yazarın anlatmak istediğini anlayamamıştım. Fakat daha sonra Goodreads grubunda diğer üyelerin yorumlarını da okuduktan sonra iyice bir düşünme fırsatım oldu. Bu yüzden grubun hem aktif bir okuma deneyimi yaşatması hem de benim görüşümü geliştirmesi açısından çok yararı olduğunu söyleyebilirim.

Kitap okurken bir miktar sizi sıkabilir. Fakat bu sıkılma yazarın diline alıştıktan ve konuya adapte olduktan sonra  kayboluyor. Bu yüzden kitabı hemen ön yargıyla yaklaşmamanızı öneririm. Belki sonbahar yaklaşırken okuyabileceğiniz bir kitap olabilir. Tercih sizin. Ama mutlaka Dino Buzzati ile tanışmanız gerektiğini bilin.

Sevgiler,
Fatma
Share
Tweet
Pin
Share
7 yorum

Doppler, kısa ama oldukça etkili bir konuyla kaleme alınmış, sağlam toplum eleştirisi barındırmasının yanında bir de özlemin, hatırlamanın ve yeniden canlanmanın hikayesini anlatıyor. Babasının ölümüyle birlikte Andreas Doppler'in hayatını sorgulamaya ve bir şeylerin yolunda gitmediğini anladığındaki kaçışını/kurtuluşunu okuyoruz.

Öncelikle kitabı okumayı düşünenlere küçük bir hatırlatma yapmak isterim. Kitabın üslubu ve oluşturulan atmosferin sizi etkisine alması fazla uzun sürmüyor fakat şu sıralar depresyondaysanız yahut olumsuz düşünceler içerisindeyseniz kitabı okumayı erteleyebilirsiniz. Ama illa ben tuz biber ekmek istiyorum diyene de dur, YAPMA (ağır çekimdeymişçesine okursak...) demem.


Kitap Andreas'ın bir gün bisiklet sürerken ormanın içine doğru kaza yapması ve ardından da bir karar vermesi ile olaylar şekilleniyor. Bu karar ise artık çalışmamak ve ormanda yaşamına devam etmektir. Doppler'in bu kararı karısı ve iki çocuğu için garip karşılanırken çoktan karar vermiştir. Çadırıyla beraber ormanda yaşamaya başlar ta ki acıkmaya başlayana kadar. Yanına aldıkları da bittiğinden açlık başa vurur ve ormanda bir tuzak kurar. Oradan geçen bir geyiği acımadan öldürür. Fakat sorun geyiğin yavrusu vardır. Israrla kovmaya çalışsa da yavru geyik Doppler'in yanından ayrılmaz. Hayatını sorgularken birden adeta onun dibinden ayrılmayan yavru geyik yani Bongo ile arkadaşlık kurmaya başlar. Aynı zamanda da babasının ölümü de sürekli aklındadır ve onun anısını yaşatmak için bir şeyler yapmaya karar verir. Bir taraftan da ona katılmak isteyenlerden ve onu kovmaya çalışanlarla uğraşır. Tabi bir de ailesi ile. 

Yazarın üslubu ile yeni tanıştığımdan temkinli yaklaşmıştım fakat dediğim gibi kitap hemen sizi içine alıyor ve kendinizi hikayenin akışına bırakmış oluyorsunuz. Oluşturulan yan karakterler de Doppler kadar ilginç ve merak uyandırıcı olması bizi şaşırtmıyor. Aksine o karakterler hakkında daha çok şey bilmek istiyorsunuz. Okuyucuyla konuşurmuşcasına anlatılan Doppler toplumun içindeki bir takım dayatmalara da göndermesini güzelce aktarmayı ihmal etmiyor. Para ile alışverişin yerine takas usulunun olmasını savunurken aklıma Captain Fantastic filmindeki SPOILER ALARM! marketten malzemeleri para vermeden alıp koşarak uzaklaştıkları sahne aklıma geldi. SPOILER BİTTİ! 

Genel anlamda ben de etkisi okuduktan çok sonra bu yorumu yazmama rağmen olumlu oldu. Ayrıca seri olduğunu da öğrendim. İkinci kitabı da çıkarsa mutlaka alacağım.

*4/5 
Share
Tweet
Pin
Share
6 yorum


Peyami Safa denilince aklınıza ne geliyor? Bir düşünelim. Benim aklıma kelimelerin içindeki duyguları bulacağım gelmişti. Öyle olmadı. Bir bakıma Peyami Safa'yı göremedim sanırım. Belki yanlış bir kitabından başladım fakat kitap beklentimin tam tersini oluşturarak bitiverdi. Aslında amacı olan bir kitabı sevmiyorum sanırım. Yararcı bir romandan ziyade kurgunun içindeki yararı bulma taraftarıyımdır. Ne kadar anlaşılır bir cümle oldu bilemiyorum. Şöyle ki amacı topluma bir şey iletmek olduğunda bunu romanın içinde güzelce yedirerek yapmasını tercih ediyorum, eğer böyle bir amacı varsa şayet. Romanın sanatsallığını, estetiğini öldürüyor sanki. Aynı eski edebiyatçılar gibi düşünüyorum aslında fakat Fatih Harbiye bunu sağlamamış maalesef.


Cumhuriyet edebiyatında kendisine rastladığımız Peyami Safa'nın bildiğimiz diğer romanları Yalnızız, 9. Harici Koğuşu ya da Bir Tereddütün Romanı varken ben biraz kolaya kaçarak 132 sayfalık olan Fatih Harbiye'yi okumayı seçtim. Dizisine hiç benzemediğini sayfa sayısından bile anlayabiliriz bence. Zaten hangi dizi kitap ile aynı şekilde oluşturulmuştur ki? Çalıkuşu bile her ne kadar Fahriye Evcen ve Burak Özçivit ile bütünleşse de kitaptan çok farklı bir şekilde televizyonlara aktarılmıştı. 

Romanın asıl amacı Şark(Doğu) ile Garp(Batı)'ın karşılaştırılması için oluşturulmuş tam olarak. Bu romanın sonlarına doğru yazarın direkt müzik aletlerine benzeterek verilmiş. Bir de kedi ve köpek benzetmesi kullanılmıştı ki bu çok haklı bir benzetme gibi görünse de daha sonrasında bu benzetmeyi yapan kızın babası yani Faiz Bey bu görüşü öyle bir çürütüyor ki bir miktar bu sayfalarda düşüncelere kapılırken buluyorsunuz kendinizi. 

Ana tema aslında Neriman'nın Şinasi ile Macit arasında seçim yapması üzerine kurulu. Biraz eski İstanbul'u canlandırıyor Peyami Safa. Fakat betimlemelere boğulmuş bir kitap değil. Daha çok diyaloglar ve olay akışını okuyoruz. 132 sayfa böylece geçip gidiyor. Neriman'ın çocukluk arkadaşı ve şuan ki konservatuvar arkadaşı Şinasi'ye hisleri olmasına rağmen içindeki batı özlemini Macit ile tamamlıyor. Macit burada garbı temsil ederken Şinasi'nin şarkı temsil ettiğini hemen anlayabiliyoruz. Aynı zamanda kitapta hem Neriman'ın ağzından hem de Şinasi ve Faiz Bey'in ağzından anlatıldığını görüyoruz. Bu da Cumhuriyer edebiyatı eserlerinde görmekte olduğumuz bir durum. Başta dediğim duygu aktarımı aslında bir miktar olmasına karşın yine de daha yoğun bir psikolojik tahlil beklemiyor değildim. Acaba Peyami Safa'ya yanlış bir kitaptan mı başladım diye düşünmeden edemiyorum hala. 

Fatih Harbiye, akıcı olmasının yanında aşk temalı olmasından kaynaklı rahat okunan bir kitap. Hatta çerezlik desem yanlış olmaz. Benim ana kadın karakterimiz olan Neriman'ın Şinasi ile Macit arasındaki seçimi komik bir olaydan sonra yapması oldukça garibime gitti. Bir insanı sevip sevmediğimizi zaten biliyoruzdur, içimizde o zaten ön planda kendini gösteriyordur. Bunun büyük bir ilham beklermiş gibi aklına düşmeyi beklemesi Neriman'a olan bakışımı olumsuz olmasını sağladı. Neriman'ın ilk baştaki kararlılığını keşke devam ettirseydi yahut mantıklı bir geri dönüş yapsaydı diye hala düşünmeden edemiyorum. 

1931 yılında tamamlanan Fatih Harbiye, Peyami Safa için dönemini yansıtması bakımından önemli bir eser olabilir. Fakat bu dönemdeki şark-garp sorunsalını artık burada bitirmenin vakti gelmedi mi diyerek sitem ederken buluyorum kendimi. İnsan ne isterse onu yaşamalı, kültürünü kaybetmediğin sürece tabiki. Bunu yaptığımız zaman yaşamın doğusuymuş batısıymış, siyahıymış yoksa beyazıymış derken kendimize araftan başka bir yer bulamayacağız gibi hissediyorum. Peyami Safa'yı daha iyi tanımak için Yalnızız ve 9. Hariciye Koğuşu'nu okumadan kesin bir yargıya varmayacağım fakat Fatih Harbiye bende bir miktar hayal kırıklığıyla ardımda bırakmış oldum. 
Share
Tweet
Pin
Share
7 yorum



Naim Efendi
İstanbul'da bir konakta kızının ailesiyle beraber yaşamaktadır. Konağa tabiri caizse iç güveysi olarak gelen damat Servet Bey ve torunları Seniha ile Cemil dönemin Türkiyesi olan Tanzimat ile Meşrutiyetin arasındaki zaman diliminde hayatlarını sürdürmektedirler. Lakin bu aynı zamanda batılılaşma geleneğinin başladığı ve aşırı derecede Batı özentiliğinin sirayet ettiği zamanlardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu hemen bize sembolleri veriyor aslında. Naim Efendi'nin torunları tamamen Batı'yı ve Batı'nın getirdiği şekilde yaşamın sembolü sayılırken, torunlarının ne dediğini çoğu zaman anlamayan ve esefle kınayan aynı zamanda da bu değişiklikten kendini korumak isteyen Naim Efendi ise tamamen eskiyi savunanlar arasında bulunur. Bunu hikayede özellikle uzun uzadıya konuşmalarında çok net bir şekilde ifade ettirmiş ve kendi düşüncelerini de kitaba serpiştirmiştir.

O dönemdeki maddi sıkışıklığın Naim Efendilerdeki zenginliği yavaş yavaş çökertmeye başlamıştır. Bu süre zarfında da hep konağın satılması gerektiğine, yahut konaktan ayrılıp batı tarzda bir daireye geçilmesi gerektiği gündeme getirilir. Fakat dediğimiz gibi Naim Efendi eskinin adeta koruyuculuğunu yaparcasına bu fikirleri duyduğu an reddeder. Damadı Servet Bey aynı şeyi düşünmemektedir. Naim Efendi'nin bu hem konağından ayrılmak istemeyişi hem de torunlarıyla özellikle Seniha ile yaşadığı tartışma ile roman şekillenir ve bu olayın ardındaki çöküşü konu edinir. Bu yine bana ister istemez Osmanlı Devleti'nin dağılışına benzetmeme neden oldu. Osmanlı büyük bir devletti. Öyle hemen kaybolmadı. Yavaş yavaş hem içten hem de dıştan bu çöküş gerçekleşti. İşte böyle Osmanlı ve onun kültürü yerini yeni Türkiye'ye bırakırken Naim Efendi de Osmanlı'nın hastalığına yakalanmışcasına kötü bir hale büründü. Öyle ki son çırpınışlarını konağı satmayarak onun içinde bir başına geçirdi. Torunlarının ve kızının elbette bu vurdumduymazlığı, aynı zamanda da Naim Efendi'nin inatçılığı olmasa her şey çok çok farklı olabilirdi pekala. 

Aslında ana konunun ardında gizlenmiş başka bir hikaye de vardı. Bolca göndermenin yapılmış olduğu Kiralık Konak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun en iyi romanlarından biridir şüphesiz. Gerçi ben daha ilk kitabını okuduğum için bunun kararını daha sonra verebileceğim fakat edebiyatımızda oldukça ses getirdiği bir gerçek. 

Naim Efendi'nin durumunu bir kenara bırakırsak bir başka alt konu başlığımız olan Seniha ve onun aşk hayatına geçiş yapabiliriz. Seniha tamamen Batı'nın hakimiyeti altına girmiş genç ve güzel bir kızdır. Her gece dışarılarda gezer, yeni yeni arkadaşlar edinir ve konakta davetler düzenlerdi. Ailesi bu duruma pek söz etmez, Seniha'ya ve Cemil'e de karışmazlardı. Faik Bey ise Seniha'nın abisinin yakın bir dostu olması dolayısıyla evden neredeyse hiç çıkmazdı. Bir zaman sonra Seniha kendini abisinin dostu olan bu adama aşık olduğunu fark eder, fakat Faik Bey'de çok yakışıklı ve gözde bir adam olması dolayısıyla Seniha'ya pek o gözle bakmaz. Lakin olaylar tamamen değişecek ve birbirlerine aşık olmaktan kendilerini alamayacaklardır. Bu aynı zamanda Hakkı Celis'in hayallerini de yıkmıştır. Hakkı Celis, dergilerde şiirler yazan çevresinde de şair olarak görülen bir gençtir, fakat Seniha'nın deli dolu yaşayışına bir türlü ayak uyduramaz. Seniha'ya olan aşkı gün geçtikçe büyür. 

"Kalbimiz ne kadar beklenmeyen şeylerle doludur; kendi heyecanlarımız önünde ekseriya kendimiz hayrete düşeriz."

Kitapta en çok üzüldüğüm karakter de sanırım Hakkı Celis oldu. Naim Efendi'nin üzüntüsü de bir o kadar hakimdi kitapta fakat Hakkı Celis'in karşılıksız aşkı ve aşkının durdurulamaz ateşinin kitabın sonlarına doğru düştüğü acı son ile birleşince yüreğim sızladı. Belki Seniha da bu durumdan sonra gerçekleri farketti. Bilemiyoruz fakat bir tutkunun insanı ne durumlara sokabileceğini Seniha ile kitabı okuyan bizler fark etmiş oluyoruz. Ağzımızdan çıkan kelimelerin uzun uzadıya ve belki de bütün ömrümüz boyunca bizlerin kalplerini kıracağına, bunu geri alamayacağımıza ve bunun sonuçlarına maruz kalmaya mecbur oluşumuzu görüyoruz aslında. Roman belki o dönemdeki sisteme eleştirel yazılmış olsa da Karaosmanoğlu'nun kalemi normal, gündelik konular hakkında da nasıl da zekice yazılar yazabildiğinin bir göstergesi olmuş. Benim tek şikayetim çok uzatıldığı birkaç sahnenin oluşu ve karakterlerin konuşmaları yazarın düşüncelerini yaymak amacıyla kullanılmış olması oldu. Kiralık Konak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ya başlamak isteyenler için oldukça iyi bir seçim!

Sevgiler,
Fatma

Beni buralarda da bulabilirsiniz;
Goodreads
Instagram
Huntersofbooks (Kitaplarımı satıyorum!)
Share
Tweet
Pin
Share
20 yorum

Siyah Orkide, daha ilk sayfasında sizi korkuya sürüklüyor. Ana karakterin ölümüyle karşı karşıya geldiğimiz bu çizgi romanın diğer çizgi romanlardan ayrılan en can alıcı kısmı. Süper kahramanların her zaman bir şekilde düştüğü beladan kurtulduğu ve mutlu sonla bitmesi Siyah Orkide'de tamamen değişiyor. Bu bakımdan okuyucuya farklı bir tat sunan Neil Gaiman, olağanüstü çizimleriyle ise de Dave McKEAN üstlenmiş.


Giriş kısmında Mikal Gilmore'un 1991 yılında yayınlamış olduğu uzun bir inceleme yazısı bulunuyor. Bu sayede Siyah Orkide'nin 1988'de üç kısım halinde basıldığını öğreniyoruz. Hikayedeki mistik öğeler ve karakterlerin psikolojileri oldukça ustaca yedirilmiş. Çizimler de bu atmosfere uyması için sanki sulu boya kullanılmış gibi renkler dağılmış. Ana karakterlerimiz çiçek kadınlar mor renklerin alt tonlarıyla çizilmiş. Orkidelerin rengiyle. Bu küçük ama önemsiz gibi görünen detaylar aslında bir çizgi romandan beklediğimiz şeyler aslında. Küçük detayların birleşimiyle bir bütünü yani çizgi romanın kendisini görüyoruz çünkü.

Siyah Orkide, kötü adamlarla dolu bir toplantıda silahla öldürülür ve daha sonrasında ateşe verilir. Normalde süper kahramanların bir şekilde kendilerini kurtardığını biliyorken bu algıyı yerle bir eden Neil Gaiman, karakteri orada öldürür ve bizi tamamen şoka uğratır. Hayal kırıklığı ile çizgi romanı okumayı devam edeceğiniz Siyah Orkide'ye sonunda bu hayal kırıklığının yerini hem şaşkınlık hem de olayın verdiği hazla veda edeceksiniz.

İthaki yayınlarından basılan Siyah Orkide, kapak tasarımıyla da yine dikkat çekiyor. Daha önce hiçbir çizgi romanda görmediğim bir dış kapak dokusuna sahip. Aslında bu yumuşak dokuyu daha önce Andy Weir'in yazmış olduğu Marslı ve Artemis kitaplarında da görmüşsünüzdür. Okuma zevkinizi bir üst kademeye çıkarması böylelikle kaçınılmaz oluyor. Tek sıkıntısı çizgi romanın sayfalarının çok hassas oluşu ile beraber sayfa kopmalarına neden olması. Bu bir miktar beni üzdü. Okurken sayfaları biraz dikkatli açarak bu felaketin de önüne geçmenizde yarar var.


Neil Gaiman'ı Sandman çizgi roman serisiyle de takip edebilirsiniz. Romanlarını söylemeyi zaten gerek görmüyorum. Gaiman'ın hayal dünyasına ve kelimelerindeki gücünü seviyorum. O yüzden yazdığı her şey çok kıymetli benim için. Neil Gaiman ile hala tanışmadıysanız mutlaka bir şans vermelisiniz!

Buralarda da beni bulabilirsiniz;
Goodreads
Instagram

Sevgiler, 
Fatma
Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum

Reşat Nuri Güntekin'den okumaya devam ediyorum. Bir Kadın Düşmanı, çok fazla duyulmayan romanlardan biri. Fakat Ülkü Karaosmanoğlu'nun aynı adlı eserinden senaryolaştırdığı 1991 yapımı bir film mevcutmuş. Eğer filmi bulabilirsem beyaz perdeye nasıl yansıtıldığını izlemek güzel olabilir. 

Bir Kadın Düşmanı, Sara isimli bir İstanbul kızının başından geçen olayları mektup yoluyla arkadaşına anlatmasını anlatır. Modern İstanbul eğlencelerinde güzelliğiyle arkadaş çevresinde de çok sevilen bir genç kız olan Sara babasının onu Erzurum'a yanına aldırmaması için küçük bir oyun oynamaya başlar. Mektuplarda babasını sürekli özlediğinden bahseder fakat sağlığındaki problemleri de dile getirerek babasını kandırmaya çalışır. Bu sayede dayısının Marmara sahilinin bir köyünde olan zeytinliğinde huzur bulacağını, sağlığı açısından da iyi geleceğini söyler. Hem de dayısının kızının düğününe katılması gerektiğini dile getirir. Aslında bunların hepsi yalandır. Düğüne katılmak istemez. Bir bahaneyle bu tatili, dinlemeyi kısa kesmek ve İstanbul'a dönmeyi arzu eder. 


Mektuplardan oluşan roman daha çok Sara'nın Nermin isimli arkadaşına olayları anlatmasıyla devam eder. Bizde böylelikle Sara'nın hayatını öğrenmeye başlarız. Daha köye gittiği ilk günden köy halkının dikkatini çeken Sara orada el üstünde tutulmasından son derece memnun olduğunu dile getirir. Her yaz bu sahil köyüne gelen bir grup genç sporcu kafilesi yine Sara'nın gelişine denk gelir. Aralarında Homongolos bir diğer adıyla "kaya balığı" olan çirkinliğinin yanında güçlü, kuvvetli ve kadın düşmanı olmasıyla anılan bir adam vardır. Bu adam Sara'nın da dikkatini çekmiş ve kadınlara bu kadar düşman olan adamı kendine aşık ederek bütün kadınlardan intikam almak ister. Tabi bu öyle kolay olmayacaktır. Homongolos fütursuzca ve aynı zamanda da zeki hareketlerle bu hamlelerden kurtulur. Sara'nın bu emeline ulaşıp ulaşmadığını kitabın son sayfalarına doğru öğreniyorsunuz. 

Benim en çok beğendiğim kısımlar Homongolos'un ölen arkadaşı Necdet için yazdığı mektuplar oldu. Kitabın son sayfalarında hiç dile getiremediği düşüncelerini en sevdiği arkadaşına öldükten sonra anlatabilmesi çok dokunaklı bölümlerden biriydi. Hele ki kendi hayatına, kadın düşmanı diye anılmasına ve böyle haşin bir insana nasıl dönüştüğünün hikayesini okuduktan sonra içimiz bir miktar burkuluyor. Yaşadıklarını ve onlarla başa çıkma yöntemlerini aynı Çalıkuşu'ndaki Feride'ninkine benzettim.

Romanın geneli yine akıcı bir üslupla yazılmış. Bu bakımdan Reşat Nuri Güntekin bizi şaşırtmıyor ve okuyucuyu kitaptan ayırmıyor. Yine köy insanını konu ediniyor ve onlar üzerinden bizlerin tahliller yapabilmemizi sağlıyor. Bir şehirli insanının köy insanıyla olan karşılaştırılmasını okuyoruz adeta. Durumlar her ne kadar Çalıkuşu'ndaki gibi içler açısı olmasa da burada da köylü insanının vehametini görebilmek mümkün. Fakat ana temanın köy insanından daha çok dış görünüşün ve yine önyargılı olmaya yönelik olduğunu söyleyebilirim. Çalıkuşun'da güzellik algısından dolayı başına gelen türlü türlü belaları görürken burada da bir çirkinin nasıl ayakta kaldığını okuyoruz. 

Bir Kadın Düşmanı, ismiyle adeta bütünleşmiş bir roman. Reşat Nuri Güntekin yine yabancı kelimeler kullanmayı ihmal etmemiş. Benim okuduğum İnkilap Kitapevi'nin 2013 baskısında bu kelimelerin anlamları da dipnot olarak düşülmüştü. O yüzden okuyucu için bu daha rahat bir okuma deneyimi oluyor. 206 sayfa olması ve akıcı üslubuyla çok rahat bitirebileceğiniz bir roman Bir Kadın Düşmanı. Başta okurken biraz tereddüdüm vardı. Fakat okuduktan sonra rahatça önerebileceğim bir kitap oldu. Sizi fazla drama boğmayan yaz aylarında okumakta zorlanmayacağınız bir kitap olmuş. Mutlaka bir şans verin. Sıradaki yorum yine Reşat Nuri Güntekin'den Eski Hastalık kitabına olacak. O zamana kadar herkese keyifli okumalar dilerim! 

Goodreads'te de varım. Orada güncel olarak neler okuduğumu takip edebilir, kitap hakkındaki yorumlarımı okuyabilirsiniz. Buraya tık.
Share
Tweet
Pin
Share
9 yorum

Kalbinizde yeşilliklerin, ruhunuzda ise bir miktar burukluk meydana getirecek olan Çalıkuşu'nu daha ilk cümleden mutlaka okumanızı şiddetle ısrar etmek istiyorum. Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin'in belki de birçok romanının çok çok ötesinde bir kitap. Hem bu bakımdan hem de dönemini yansıtışı bakımından okuyucuya adeta bir hazine niteliğinde olduğunu da söyleyebilirim. Çalıkuşu'nu okumayan çok az bir insan grubu olarak kaldığımızı düşünüyorum. Fakat artık gönül rahatlığıyla okudum ve çok sevdim diyebiliyorum. Hem de sevmek az bile kalıyor, bayıldım!


Feride bizi günlüğünde, çocukluğunu yazmaya başladığında karşılıyor ve hayatını işte daha o ilk sayfalarda öğrenmeye başlıyoruz. Feride dediğime bakmayın kendisine takılan takma isimleri başta Çalıkuşu olmak üzere asıl ismini kullanmak istemeyeceğimiz bir şekilde bütün çevresinde kullanılmıyor. Ancak resmiyeti seven birkaç kişi hariç tabii. Küçüklüğünden beri zıpır zıpır mini minnak bir kız çocuğu olan Feride annesinin ölümüyle bu üzüntüsünü hep başka bir haylazlıkla örtmekte çareyi bulmuş. Güzel bir taktik olduğunu düşünmüyor değilim. Hayatın melankoliğini, hüzünlülüğünü belki ancak böyle muzipliklerle kapatmak mümkündür sanıyorum. Böylece Çalıkuşu, İstanbul'daki teyzesinin köşkünde kalmaya başlar. Teyzesi de bir Fransız yatılı okuluna verir. Orada da rahat durmayan Feride aynı zamanda da teyzesinin oğlu Kamran'a sinir olmaya da başlamıştır. Onun diğer erkek çocukları gibi yaramaz olmayışı, kendini diğer insanlardan izole etmesi, bir köşede kitap okuyuşu adeta Feride'yi çıldırtmakta, mutlaka onu kızdırmak istemektedir. Fakat bunu birkaç defa denese de Kamran'a fazla bulaşamaz. O gitgide yakışıklı bir beyefendi olurken bir gün Çalıkuşu Kamran'ın bir sırrını öğrenir ve bunu kimseye söylememesi için Kamran ile gizliden bir anlaşma imzalarlar. Bundan sonra Kamran ona sürekli okulunda ziyaret etmeye başlar. Kamran ve Çalıkuşu gittikçe birbirlerine aşık olmaya başlarken birden Kamran'ın ihanetiyle Çalıkuşu hayata küser ve ailesinden uzaklara Anadolu'nun köylerinde muallimlik yapmaya başlar. Buralarda da Çalıkuşu'nun güzelliği adeta insanların dilinden düşmez fakat aynı zamanda da Çalıkuşu'nu bu yüzden çok zor durumlara sokar. İnsanın güzel oluşunun nasıl bir belaya dönüşeceğini adeta acıyarak okuyacaksınız. Feride öyle izbe yerlerde muallimlik yaparken ki okurken içiniz cız edecek kadar kalbinizi ağrıtıyor. 


Çalıkuşu, 408 sayfa olmasına karşın öyle akıcı bir roman ki iki günde rahatça bitirebiliyorsunuz. Aynı zamanda çokça eski kelimeler de diyaloglarda kullanılmış. Özellikle Reşat Nuri Güntekin'in Anadolu insanının çok güzel anlattığını düşünüyorum. Köy halkının yaşayışını, bakış açısını ve o dönemlerdeki okuma durumunu gözler önüne seriyor adeta. Bu yüzden ana temanın aşk olmasına rağmen bu aşk hikayesinin Anadolu insanı ve öğrencilerle çevrilmesiyle adeta başka bir kavrama bürünüyor. Bu kavram mutlak çaresizlikten başka bir şey değil. Kitabın sizi ağlatmadan bırakmayacağı bir gerçek. Bu yüzden kitabı okurken mendillerinizi almayı unutmayın. Fakat şunu söyleyebilirim ki sonu sizi mesut edecek. Eğer sonu mutlu bir son olmasaydı sanırım kahrolur ve kitabın etkisinden bir müddet çıkamazdım. 

Çalıkuşu, aslında birçok değişik karakteri olan nadir kitaplardan biri. Öyle ki mesela Hacı Kalfa'nın  takılmaları, Munise ile aralarındaki duygusal bağ, doktor Hayrullah beyin babacan ama aynı zamanda da kızdığındaki utanmazca söylediği kelimeler ve daha aklımda kalmayan daha nicesi...

Reşat Nuri Güntekin, 1922 yılında çıkardığı Çalıkuşu ile asıl ününe kavuşmuş aslında. Daha önce öykü ve oyunlarıyla edebiyat dünyasına girmiş olsa da Çalıkuşu kendisini ispat ettiği bir kitap olmuş. Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe, Kavak Yelleri ve Acımak da bu durumunu taçlandıran eserleri. Bu romanlar da zaten günümüze daha sonradan televizyon dizileri olmuş ve onlar da çok sevilmiştir. Ben özellikle Yaprak Dökümü'nü okumayı istiyorum. Aynı zamanda şimdi Çalıkuşu'nun 2013'de Kanal D'de yayınlanan dizisine de başlayacağım. Daha önce çekilmiş 1986 yapımı dizisi de var ama şimdilik günümüze yakın olandan başlamak istiyorum. 

"İnsan birini sevmek felaketine uğradı mı esir gibi bir şey oluyor?"
Son olarak okumayan varsa hala ısrarla okumanızı istiyorum. Daha sonra Reşat Nuri Güntekin'in diğer kitaplarına da mutlaka bir göz atmayı unutmayın. Herkese keyifli hafta sonları dilerim!
Share
Tweet
Pin
Share
14 yorum

Yaşam ile ölümün konu edinildiği, hayatımızın bir yerinde hissettiğimiz o dönüm noktasının verdiği seçimler ve özlemlerimizin bizi bilmediğimiz derinliklere sürükleyeceği bir hikaye Sualtı Kaynakçısı. Jeff Lemire ile güzel bir başlangıç yapmak isterseniz kesinlikle önerebileceğim bir çizgi roman aslında. Direkt önerme sebebim ise benim gibi Güngezgini, İki Kardeşler ve Sıradan Zaferler'i okuyup beğendiyseniz Sualtı Kaynakçısı da tam istediğiniz tatta olduğunu rahat bir şekilde söyleyebilirim. Tam olarak belki yaz mevsimine uymayan bir havası olmasına rağmen hikayenin ve çizimlerin sizi sarması işten bile değil.

Jack küçük yaşlarında babasını gizemli bir şekilde kaybeder. Kaçınılmaz bir şekilde daha sonra babası gibi o da sualtı kaynakçısı olur. Aynı zamanda evli ve birkaç gün sonra da baba olacaktır. Bir gün yine sualtı kaynağı yapmak için dalışa gider ve orada geçmişinin, babasının ona verdiği bir şeyi görür. Bu zaten onu düşünmeden duramayan Jack için bir dönüm noktası olur ve babasının gizemini çözmek için karısından ve çocuğundan uzaklara gider. Tam bir arayış hikayesi. Kayıpların ardından bazen önümüzü göremeyiz. O an sadece öfke, nefret hisleriyle çevriliyizdir. Daha sonradan düşündüğümüzde ise pişmanlıklar ve keşkeler bizi ele geçirir ve bu içten içe bizimle beraber ölene kadar var olur. Onu kabullenmek ve anlamak önemlidir. Hayata devam edebilmek, iyi şeyler başarabilmek sadece bizim elimizdedir. Sadece zamanı biraz durdurmalı ve düşünmeliyiz. Herkes devam ediyorken durmak istemeyebilirsiniz. Fakat inanın biraz zamanı kendiniz için durdurmanız geleceğinize daha rahat karşılayabilmenizi sağlar. 

Jeff Lemire, sizi çizimleriyle adeta sarhoş ediyor. En sevdiğim yanı da bu oldu sanırım. Çünkü okurken bir yandan hikaye akışına hakim olmanızı, o hikayede savrulmanızı ve bu etkiyle beraber üzerinize peri tozu atarcasına tam sayfa bir çizimle adeta kendinizden geçmenize sebep oluyor. Ana karakterle beraber siz de huzursuzsunuz. İçinizde atamadığınız cevaplanmayı bekleyen sorular var. Bunu hissettirebiliyor oluşu muazzam bir şey. Bazı sayfalarda uzun uzun duraklayıp sadece karakterin neler hissettiğini düşünürken buldum kendimi. Zaten çizgi romanın kapağı bile size o huzursuzluğu ve bir sorunun olduğunu belli ediyor. Sualtı Kaynakçısı bu bakımdan suyun altındaki hüznün gelip sizi de sarmasına izin veren bir çizgi roman oluyor.

Bir başka değinmek istediğim konu da çizgi romanın kalitesi. Marmara Çizgi'den çıkan Sualtı Kaynakçısı elinize aldığınızda hissedebileceğiniz bir şekilde kalın bir kapağa sahip. Bunun güzel olmasının sebebi çantada ya da yanımızda götürdüğümüzde hasarı minimuma indiriyor olması. Aynı zamanda sayfalar da bu kalınlığa uyarcasına biraz daha toklar ve ince bir yapıya sahip değiller. Dergi kıvamında çizgi roman okumak yerine gerçekten de bir çizgi roman okuyorsunuz ve bunu daha tasarımdan size hissettiriyorlar. Bu bakımdan Marmara Çizgi'ye bir alkış yollamaktan çekinmiyorum. 


Sualtı Kaynakçısı, diğer birçok çizgi roman gibi renkli çizimler ile tasarlanmamış. Siyah beyaz bir şekilde okuyucuya sunulmuş. Böyle olunca sanırım bir miktar çizgi romanı sevip sevmemeniz  değişiyor. Siyah beyaz formatın seveni de var sevmeyeni de var. Bana soracak olursanız çizgi roman okumaya daha yeni yeni başladığımda garip geldiğini söylemeliyim. Daha sonralarda siyah beyaz formatın hikayelerdeki vurguları daha derinden hissettirebildiğini keşfettim. Bu biraz okuya okuya gelişti diyebilirim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 


Share
Tweet
Pin
Share
8 yorum

Epik fantastik hikayesi ve son derece tahmin edilemez karakterleriyle Küller ve Kor Ember Quartet serisinin ilk kitabı. Seriye nasıl başlamak istediğimi hatırlamıyorum fakat D&R'ın 12.90 indirimli standında görünce kendime bir hediye olarak almıştım. İyi ki yapmışım diyorum. Çünkü kitap bende beklediğimin çok çok üstünde bir etki bıraktı. Aslına bakarsanız beklentim bayağı düşüktü bile diyebilirim. Nedeni bu türe olan aşinalığımdan kaynaklıydı. Bu yüzden farklı bir hikaye okumayacağımı düşünmüştüm. Bir de spoiler almamak adına kitap ile ilgili yorumlar da okumadığım için karşıma ne çıkacağını hiç bilmeyerek okumaya başladım ve bum! Harikaydı!


Küller ve Kor, iki farklı kişinin özgürlüğünü kazanmak için verdiği mücadele olarak kısaca özetleyebiliriz. Bunu alt başlıklara ayırdığımızda ise imparatorluk savaşları, rakiplerle olan sınavlar, köleliğin acımasız koşulları ve aileni kurtarmak uğruna göze aldığın riskler olarak sıralayabiliriz. Atmosferi kafanızda canlandırmanız için size şu bilgileri de vermem gerekiyor. Antik Roma havasının hakimiyeti ve üzerine olağanüstü yaratıkların -ki bunlar kitapta fazla üzerinde durulmayarak serpiştirilmiş- geleceği tehdit etmelerini düşünün. Çölün o sıcak ve bayıcılığı ile savaşırken aynı zamanda yönetimdeki yanlışlığa karşı duran ana karakterimiz Elias Veturius sahnedeki yerini alır. Diğer ana karakterimiz Laia ise abisinin Maskeliler tarafından kaçırılmasının ardından ailesinden kalan tek kişiyi kurtarma çabasını okuyoruz. Oldukça dram ve şiddet içerdiğini belirtmeme gerek var mı acaba? Evet...

Laia'nın abisi bir gün Maskeliler tarafından kaçırılır. Tek ailesini de kaybetmek istemeyen Laia ise Direniş'ten abisini bulmasını ister. O sırada köle olarak Komutan'ın yanına getirilir. Böylece Laia'nın kaderi kökten değişir. Elias ise Blackcliff'te mezun olmayı bekleyen bir Maskeli'dir. Başarılı bir savaşçı olan Elias bu sistemi ve onun getirdiklerini reddeder. Yetiştirildiğinden itibaren o asla bir Maskeli gibi düşünemez. Bu yüzden mezun olduğu zaman Blackcliff'ten kaçmaya karar verir. Oradan uzakta başka bir yerde özgürlüğüne kavuşmak ister. Fakat mezuniyet günü geldiğinde bir kahin ona özgürlüğünü istiyorsa kaçmamasını ve maskeli olmasını ancak böyle davranırsa özgürlüğüne kavuşacağını söyler. Elias bundan sonra onu bekleyen kaderine ve Laia'nın kaderine de etki edecektir. Savaşmadan kazanamayacaklarını ikisi de çok iyi biliyordur. Kader ağlarını örmüş onları beklerken onlar sadece özgürlükleri için mücadele verecek ve birbirlerine duydukları çekimi inkar edemeyecektir.

Sabaa Tahir, olay akışından ziyade özellikle kötü karakterlerin acımasızlıklarını en derinden okuyucuya hissettirmeyi başarıyor. Bu bakımdan daha ne kadar kötü şeyler olabilir derken Komutan'ın umursamazca her bir köleye yaptığı şeyleri okuduğumuzda tüylerinizin diken diken olması kaçınılmaz oluyor.


Bir başka konu da ana karakterlerin bakış açılarından anlatması hikayenin gelişimi açısından oldukça güzel olmuş. Elias ve Laia'nın çerçevesinden bakıyoruz ve aynı zaman diliminde ama farklı olaylar olurken sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamıyoruz. Bu bakımdan okudukça daha çok okuyasınız geliyor. Hem hikayenin akıcılığına hem de okuyucunun merakına yenik düşmesine neden oluyor. Bence bu tür kitaplar için olmazsa olmaz etkenlerden biri. Zira kitaptan kopmamanız gerekiyor. Aksi taktirde bir daha bağlanmak zor ve sizi kitaptan soğutmaya yeter de artar.

İkinci kitap olan Gece ve Ateş Epsilon Yayınevinden bu sene şubat ayında çıkmış. O yüzden beklemeden okuyacağım için çok mutluyum. Zira kitabın sonu da bir o kadar merakta bırakılmış. Aslında tam olarak kitap boyunca merak ettiğimiz soruyu ikinci kitapta cevabını vereceğini ve bunu da öyle zorlamasına değil de zaten kendiniz bunu deli gibi isteyeceksiniz tadı bırakmış. Bu tat nasıl oluyor inanın ben de bilmiyorum. Ama siz anladınız bence.

Toparlarsam, kitap bu sene okuduğum epik fantastik türündeki en iyilerden biri oldu. Gönül rahatlığıyla eğer bu türü seviyorsanız, farklı bir hikaye arıyorsanız, tahmin edilemeyen karakterler okumayı özlediyseniz şiddetle tavsiye ederim!

*5/5

Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum

Kabuk Adam, benim uzun zamandır kitaplığımda beklettiğim, zamanının geldiğinde beni çağıracağını umduğum bir kitap. 2018 yılının ocak ayında da kitabı bitirdim. Kitabı okumadan önce birçok olumlu yorum okumuş ve beklentimi bayağı yükseklere çıkarmıştım. Bu durum bir kitap hakkında spoiler almasanız bile spoiler etkisi yaratacak kadar hem iyi hem de kötü sonuçlar bırakabiliyor. Bende maalesef kötü bir sonuç bıraktı. Beklentim dağın zirvesindeyken okuduktan sonra dağdan çığ gibi düştüm, ama ölen yok şükür. Yaralananlar acile kaldırıldı. Hadi biraz da acile gidelim.
"Hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı yalnızca."
Aslı Erdoğan ile ilk bu kitabı ile tanışıyorum. Elimde Kırmızı Pelerinli Kent kitabı da mevcut. Yazar "Lire" dergisi tarafından "Geleceğin 50 Yazarı" arasında gösterilmesi ve hayatına göz attığımda bir fizikçi olması bir hayli etkileyici. Aynı zamanda da bu durumlar yazarın kalemine olan ilgimi de oldukça çeken etkenler. Yani sadece yazarı ele aldığımızda bile büyük beklentiler içerisine giriyorsunuz.

Share
Tweet
Pin
Share
6 yorum
Lou Andreas Salome hayatı ve bakış açısı bana şu soruyu sorduruyor: Özgürlük diye bir şey var mı? Bir gün özgür olmak istersek ne yapmalıyız? Aklıma takılan soruların cevaplarını keşke kendisine sorabilsem. Zira eminim vereceği cevap tam da şuna benzer olacaktır;


 “…Dünya sana hediye sunmaz, inan bana. Bir yaşam istiyorsan, çal onu…” 

12 Şubat 1861 yılında doğan Salome, yaşadığı devirde birçok olayda adı büyük harflerle anıldı. Bunun sebebi ise sanırım büyük yazarlar ile samimi ilişkileri olmasıydı. Tarih onu belkide acımasızca yargıladı belki de sadece doğrular çok fazla doğruydular. Rilke, Nietzsche ve Freud bu harika kadına olan aşklarından dolayı neler çektiler kim bilir? Bazıları Nietzsche'nin kadın düşmanlığının sebebi olduğunu bile söylüyorlar. Burada magazinsel bir süreç doğuyor fakat ben bu detaylara girerek ana konudan sapmak istemem. Zira detaylı bir araştırma yaptıktan sonra Salome'un hayatına ufak da olsa bir şeyler eklemek ve onu da blogumda konuk etmek istiyorum.

Share
Tweet
Pin
Share
6 yorum
Şahsım adına konuşmam gerekirse belli başlı gündemdeki ülkeler dışında pek fazla ülke tanımışlığım yoktur. Hemen beynimin en önemli köşesine not düşmeli bu bakımdan. Yeni ülkeler, yeni kültürler öğren! Akabinde işte bu eksikle başladığım Ve: Öyküler hızır gibi yetişti. Brezilya hikayelerini kendi üsluplarını da ekleyerek iletmek istediklerini oldukça güzel bir biçimde yansıtılmış olarak çizgi roman formatında okuyoruz.


Bazıları kısa kısa hikayelerden oluşurken bazıları da uzun ama bir o kadar da etkili hikayeler barındırmasıyla Ve: Öyküler Brezilyalı ikiz kardeşler olan Gabriel Ba ve Fabio Moon'un orjinal ismiyle Çizgi Düşler etiketiyle basılmış. Daha önce Güngezgini'ni okuduysanız Ve: Öyküler'den istediğiniz tat biraz eksik kalacaktır. Tabi içinde "Kahve İçin Çok Geç" ile "Yansımalar I - II" hikayeleri için bir şans vermenizi şiddetle öneriyorum.

Share
Tweet
Pin
Share
5 yorum
'Bazen öyle bir insanla kesişiyor ki yolun, ömrünün yarısını onsuz geçirdiğin için öfkeleniyorsun kendine.'

Hikaye okumak roman okumaktan çok daha farklı bir deneyim. Her seferinde sizi o kadar farklı duygulara ve düşüncelere ulaştırıyor ki... Bazen bir diğer hikayeye geçerken 'acaba bu seferki de kalbimi ters düz edecek mi?' diye tedirginliğe düşebiliyorsunuz. Melisa Kesmez, yazdığı her hikayede bu bahsettiklerimin iki katını yaşatıyor ve bu da neden Kesmez'i sevmemiz, onu bağrımıza basmamız gerektini açıklıyor. Daha önce Bazen Bahar adlı kitabını okumuş ve oldukça beğendiğimi şu yazımda anlatmıştım. Yazdıklarını okumayı hemen bir nefeste değil de uzun aralardan sonra hasret gidermek için doğru zamanı beklemeyi tercih etmelisiniz. Zira hem özlemek sevdaya dahildir hem de beklemek.


Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum
(...) Bana onlar (Memleket Hikayeleri) , vatan Anadolu'nun yarım yüzyıl içinde değişen ve değişmeyen davranışlarına en keskin ışığı tutuyor. Onlar sayesinde üstad Refik Halid'in öze varmaktaki büyük kudretine ve zamanı yenen eşsiz görüş ve anlayışına bambaşka bir anlayışla hayran oluyorum. (...) Prof. Sabri Esad SİYAVUŞGİL 

Refik Halid Karay nam-ı değer "Kirpi", İstanbul'da son derece rahat bir yaşamı olmasına karşın bir gün Mahmut Şevket Paşa'nın vurulmasından sonra Sinop'a sürülür. Bu sürgün hayatı ise böylece memleket edebiyatımızın temellerini atmasını sağlar. Aslında Karay'ı ilk olarak hepimizin de bildiği gibi Fecr-i Ati'den tanıyoruz. Alaycı, neşeli kişiliği ile iyi bir gözlem gücünün birleşmesiyle yazdığı hikayeler şekillenmeye başlar. Zaten yazarlığa da mizah ile başlamıştır. Hikayelerinde hep ezen ve ezilen kişileri konu alması onun bu kulvarda ustaca ilerlemesine ve eleştiri gücünün de son derece gelişmesini sağlamış.


Yazarın hayatı sürgünle beraber ıstırap dolu geçerken Türk edebiyatına da Memleket Hikayeleri'ni (1919) kazandırmıştır. Anadolu halkının yaşayışını, memurların devleti temsil etmediklerini saf Türkçe ile anlattığı hikayelerinde bunların harmanlanmış hallerini güzelce biz okuyuculara sunmuş. Okurken her hikayenin sonunda hafif bir sırıtışla bitirdiğiniz hikayelerin en ünlüleri ise "Yatık Emine", "Sarı Bal" ve "Şeftali Bahçeleri"dir. Anlatılışı ve akıcılığı çok kolay olmasına karşın dönemin sosyal yaralarına da değinmesiyle Refik Halid kendine düşen görevi ustaca yerine getirmiş.
Başta da Siyavuşgil'in Memleket Hikayeleri için söylediği sözlerin devamında "Bana o hikayeler, bugün, Anadolu'nun insan ve sosyal hayatı üzerine yazılmış ve yazılacak en azametli psikoloji ve sosyoloji eserlerinden daha etraflı, daha derin, daha dolu ve daha gerçek geliyor. " diyerek aslında tam da benim demek istediklerimi dile getirmiş.

Share
Tweet
Pin
Share
3 yorum
Daha Eski Gönderiler

Hakkımda

Fotoğrafım
Fatma Başar
Kitap bitirme sayısı artarken gözlük numarası da bundan nasibini almış biri. Aynı zamanda da bir adet taze öğretmen. Buralardaysanız muhabbet etmekten çekinmeyin. *.* kitapsayfalari@hotmail.com
Profilimin tamamını görüntüle

Bu Blogda Ara

İzleyiciler

2024 Reading Challenge

2024 Reading Challenge
Fatma has read 0 books toward her goal of 30 books.
hide
0 of 30 (0%)
view books

Fatma's bookshelf: currently-reading

Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez
Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez
by Kemal Sayar
tagged: currently-reading

goodreads.com

(GÜNCELLENDİ)

Kitaplığımdaki Kitapları Satıyorum!

Uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü gercekleştiremediğim bir şeyi sonunda duyuruyorum sizlere. Kitap kurtlarının vaz geçilmez sorunu o...

Çok Sevilenler

  • Kitap Sayfaları'nın 1. yaşı Şerefine Kitap Çekilişi!!! :D
    Kitap Sayfaları 1 yaşında ben de güzel bir çekiliş yapmak istedim. Resimde görülen 3 kitabı bir kişiye hediye etmek istiyorum.  Hed...
  • Kitap Alışverişi Günlüğüm #3
    Güzel bir kitap alışverişinden sonra tahmin edersiniz ki ben de çook mutlu geziyorum etraflarda. Öyle ki kargo elime ulaştığında kucakla...
  • #Mim | Kitaplığınızdaki En İyi 10 Kitap Kapağı || Vlog
    Herkese merhabalar!! Yorum Durağım blogunun sahibesi Damla beni mimlemiş. Bende biraz da işsizlikten ne yapim, ne yapiyim diye düşünürk...
  • Dört Hafta Bir Ay || Ağustos - 2019
    Uzun zamandır bu ay sonu rapor yazılarını yazmıyordum. Sanırım en son 2018'in temmuz ayındaki yazı ile buluşmuşsunuz. Umarım özlemişs...
  • 2016 Favoriler || Kitap Sayfaları
    Blogda en çok yazmaktan keyif aldığım yazılardan biri herhalde yıl sonu yazıları. 2016'ya dönüp baktığımda neleri doğru neleri yanl...

Arşiv

  • ▼  2021 (1)
    • ▼  Ocak (1)
      • Goodreads 2020 | Okuma Serüvenim
  • ►  2020 (10)
    • ►  Aralık (2)
    • ►  Kasım (2)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Mayıs (1)
  • ►  2019 (8)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (6)
  • ►  2018 (18)
    • ►  Ağustos (2)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (4)
    • ►  Mart (2)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (4)
  • ►  2017 (17)
    • ►  Aralık (1)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (5)
    • ►  Nisan (2)
    • ►  Şubat (4)
    • ►  Ocak (3)
  • ►  2016 (71)
    • ►  Aralık (5)
    • ►  Kasım (3)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (8)
    • ►  Ağustos (7)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (10)
    • ►  Nisan (4)
    • ►  Şubat (7)
    • ►  Ocak (20)
  • ►  2015 (80)
    • ►  Aralık (8)
    • ►  Kasım (4)
    • ►  Ekim (2)
    • ►  Eylül (14)
    • ►  Ağustos (28)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (6)
    • ►  Mayıs (2)
    • ►  Mart (4)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (6)
  • ►  2014 (86)
    • ►  Aralık (4)
    • ►  Kasım (2)
    • ►  Ekim (10)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (26)
    • ►  Temmuz (16)
    • ►  Haziran (14)
    • ►  Mayıs (6)
    • ►  Şubat (6)
  • ►  2013 (218)
    • ►  Aralık (4)
    • ►  Kasım (8)
    • ►  Ekim (15)
    • ►  Eylül (17)
    • ►  Ağustos (42)
    • ►  Temmuz (29)
    • ►  Haziran (12)
    • ►  Mayıs (10)
    • ►  Nisan (16)
    • ►  Mart (21)
    • ►  Şubat (28)
    • ►  Ocak (16)
  • ►  2012 (145)
    • ►  Aralık (12)
    • ►  Kasım (12)
    • ►  Ekim (4)
    • ►  Eylül (16)
    • ►  Ağustos (28)
    • ►  Temmuz (18)
    • ►  Haziran (6)
    • ►  Mayıs (13)
    • ►  Nisan (11)
    • ►  Mart (7)
    • ►  Şubat (16)
    • ►  Ocak (2)

Created with by ThemeXpose